11 Ağustos 2015 Salı 0 yorum

Sanıyorum Yok

Gezegenin bir yerinde birinin aklına kendi kendini yazılı yoklama yapma fikri geldi. Kendi kendini tâbi tuttuğu ilk sınav olacağından soru sayısını kısıtlı tutmaya karar verdi ve kağıt kalem çıkarıp masadaki diğer her şeyi çantasına koydu. Cep telefonunu da uçuş moduna aldı. Kendi kendine "Yaz", dedi.

"Soru 1
a) Hepimizin sırasıyla geçirdiği bütün haysiyetsiz evreleri atlayıp onurlu, huzurlu yaşantıya aktarmasız geçiş diye bir şey var mıdır? Varsa nerededir?

b) a şıkkında bahsedilen onurlu, huzurlu yaşantıyı tanımlayınız ve bu yaşantı türüne bir örnek veriniz."

Bu kadar zor bir soru sorduğu için kendi kendine gıcık oldu. Hatta kendine küfrü bastı. Öyle düşündü böyle düşündü fakat soruyu cevaplayamadı.

Bu sırada gezegenin başka bir yerinde aynı soru başka birinin daha aklına geldi. Fakat bu başka biri soruyu kendi kendine cevaplayamayacağını biliyordu. Yanındaki arkadaşına soracak gibi oldu. Vazgeçti. Çünkü bu başka biri yanındaki mankafa arkadaşının bu soruyu cevaplayamayacağını da biliyordu. Asabı bozuldu. Bir anda arkadaşına bağırmaya başladı.

"Aklıma takılan şeyleri paylaşmayacaksam seninle neden arkadaş kalayım ki? Saçma sapan bir ilişki bence bizimkisi. "

"Beni sinir etmek için yapıyorsan boşuna uğraşma sinirlenemeyecek kadar uykuluyum bugün."

"Mesela! Niye ben senin sinirini bozamıyorum? Çünkü beni iplemiyorsun anladın mı? Acaba neden böyle bir şey söyledim diye bile sorgulamıyorsun. "

"İyi tamam! Niye böyle bir şey söyledin şimdi?"

"Çünkü aklımdan bir sürü şey geçiyor, hayatla ilgili bir sürü şey takılıyor ve sana ne zaman bunlardan bahsetsem hiçbir katkıda bulunmadığın gibi konuyu bir şekilde geyik malzemesi yapıyorsun."

"Alakası yok. Bu tamamen senin boktan bakış açın. Söylediklerini her zaman dikkatle dinlediğimi biliyorsun. Sırf tripli tripli film repliği stayla laflar etmek için nankörlük yapıyorsun şu anda."

"Yahu bir kere de benimle konuşurken şu ağzını yaymadığın olacak mı senin? Bu nedir ya? Staylaymış tripliymiş filan. Bak senin anlamadığın çok net bir şey var. Benim hayatla ilgili kaygı duyduğum ne varsa senin hiçbir zaman umrunda olmuyor ve dahası beni kaygılandığım için küçümsüyorsun. "

"Tebrik ederim sinirimi bozmayı başardın!"

"Hayret, ilerleme var demek ki! Şunu iyice anlaman lazım senin; her gün aynı saatlerde aynı mekanda bulunuyor olmak arkadaşlık için yeterli değildir."

"Bana arkadaşlığı öğretene bakın! Sen arkadaşlığın kıymetini bilmiyorsun çünkü beyinsizin tekisin. Hayatla ilgili o kadar çok kaygılanıyorsun ki hayatın ne demek olduğunu unutmuşsun. Tam olarak ne için kaygılandığını bile bilmeden kaygılanıp duruyorsun."

"Vuhuu! Şu an hayretler içindeyim. Benim mankafa kankacığım bir adet anlamlıymış gibi duran cümle üretti. Hem de hiç yardım almadan."

"Tamam kes ya! Evet iplemiyorum senin zırva kaygılarını, hayat sorgulamalarını filan. Tamam mı? Bıktım. Hiçbir şeyden mutlu olmayan, doyumsuz, karamsar bir aptalsın çünkü. Ok midir bu cevap? Yeterli oldu mu?"

Gezegenin başka yerindeki bu başka biri mankafa arkadaşından duyduğu bu hakaretler karşısında sessiz kaldı. Bir arkadaşlıktan daha olmuştu ama bu ona çok koymazdı. Çünkü onun dünyasındaki herkes arkadaşlığın aynı zaman diliminde aynı mekanda bulunmak olduğunu zannediyordu. Kısacası onun dünyasındaki herkes mankafaydı.

Onun için asıl önemli olan şey kafasına takılan soruydu. İçinden tüm gücüyle soruyu bağırmaya karar verdi. Belki gezegenin bambaşka bir yerinde bambaşka biri soruyu duyup cevabını ona söyleyebilirdi.

HEPİMİZİN SIRASIYLA GEÇİRDİĞİ BÜTÜN HAYSİYETSİZ EVRELERİ ATLAYIP ONURLU, HUZURLU YAŞANTIYA AKTARMASIZ GEÇİŞ DİYE BİR ŞEY VAR MI?

Bu sırada gezegenin bambaşka bir yerinde bambaşka biri uykusundan aniden uyandı. Yatağında doğruldu. Hala gecenin körü olduğunu fark etti. Biraz şaşırdı. Çatallı sesiyle sorunun cevabını mırıldandı.

"Sanıyorum yok."
23 Nisan 2014 Çarşamba 1 yorum

Mutluluk Oyunu


           Mutfaktaki küçük masaya dördü birden sıkışmış, o zamanki bana göre korkutucu miktarda kahve ve sigara içiyorlardı. Leyla Teyze'nin sesi sigaradan mı yoksa doğuştan mı bilmem kısık ve çatallıydı. Taner Amca'nınsa tam tersine gür ve tok bir sesi vardı. Bu ikili konuşurken annemle babamın nedenini hiçbir zaman tam olarak kestiremediğim tartışmalarına kulak asmazdım. Hepsi bir anda konuşurdu ama ben yalnızca Taner Amca'yı duyardım. Gece yarısı olunca beni, kardeşimi ve Leyla Teyzelerin iki oğlunu bir odaya tıkıp uyumaya bırakmışlardı. Diğerleri uyudu, ben uyumadım. Leyla Teyze annemle babamın tartışmalarında hep babamı haklı bulurdu. Taner Amca'ysa taraf tutmazdı. Bu yüzden bana hep annem yalnız kalır gibi gelirdi. Coşkulu bir tartışmanın ardından hepsi sustu. Odayı hemen çocukların uyku sesleri doldurdu. Sonra da annemin cılız sesi...“Siz nasıl başarıyorsunuz Taner? Nasıl katlanıyorsunuz bunca şeye?” Yine sessizlik... Ardından kibritin kutuya sürtünmesi ve annemin sesi gibi bir alev. “Bunları biz de yaşıyoruz ama ipler böylesine gerildiğinde mutluluk oyunu oynuyoruz.” dedi Taner Amca ve cümlesini açıklayamadan bizim odaya gelmek zorunda kaldı. Küçük oğlu çığlık çığlığa ağlamaya başlamıştı. Uyumadığımı gördü. Bana göz kırpıp oğluyla ilgilendi. Oğlunu sakinleştirip kapıya yöneldiğinde dayanamadım, sordum. “Nasıl oynuyorsunuz mutluluk oyununu Taner Amca?”. “Şimdi uyu sonra anlatırım”, dedi.

            Ben uyudum ama o hiçbir zaman anlatmadı. Onların konuşmalarından evliliğin nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışan ben şimdi evliliğin tam ortasındaydım. Hala anlamaya çalışıyordum üstelik. Sessiz ve sıkıcı, o zamanki gibi kahve-sigara-mutfak masası dostluklarının olmadığı akşamlardan birindeydim. Emre yemeğe gelmeyeceğini söylediği için yemek de yapmamıştım. Öylesine bir şeyler atıştırıp kanepeye uzanmış televizyonun karşısında vakit geçiriyordum. Emre'nin nerede ve kimlerle olduğunu merak etmiyordum diyemem ama çok da umursamıyordum. Evlilik umursamazlığın devamlı büyüdüğü bir bahçeydi belki de.  Umursamazlığın, unutkanlığın ve alışkanlığın... Onlar devamlı büyür sen televizyonun karşısındaki kanepede gitgide küçülürdün. Görüntünün yuvarlak bulanıklıklara dönüştüğü, uykunun zihnime akmaya başladığı anda telefonun sesiyle ayıldım. Gelirken bir şey alayım mı, diye soracaktı herhalde Emre. Telefonu açtım. Arayan Yavuz'du. Taner Amca'nın küçük oğlu... “Babamı kaybettik”, dedi.

            Yıllardır görüşmüyorduk Leyla Teyzelerle. Cenazeye gitmedim. Yalnızca telefondan baş sağlığı diledim. Annem çok kızdı. Babam pek aldırmadı. Cenazeden sonraki günlerde rüyamda sürekli Taner Amca'yı görüyordum. Onca rüyadan yalnız bir tanesi tüm parlaklığıyla aklımdaydı. Leyla Teyzelerin balkonundan görülen Büyük Venedik Oteli'nin lobisindeyiz. Masada akşamki yemek için hazırlanmış tabaklar, bardaklar, çatal bıçaklar var. Taner Amca koyu bir kahve içiyor. Ben de kuşburnuna benzer bir çay. “Evet artık hazırız. Şimdi seni dinliyorum.”, diyorum. Taner Amca sigarasını yakıyor. Kahvesinden bir yudum alıyor. Ben de çayımdan. “İşte sen bu çayı içerken ben yalnızca senin bardağa değen dudaklarını, dudaklarının arasından geçip boğazından akan sıcak kuşburnunu düşünüyorum. Ha kuşburnu ha ben!”. “Bu kadar mı? Bu mu yani mutluluk oyunu?” diyorum hayal kırıklığıyla. “Hayır, oyun değil bu!”, diyor “Sadece mutluluk.”

            Bu rüyalar yetmiyordu. Benim gerçek bir oyuna ihtiyacım vardı. Aylarca Yavuz'un tekrar aramasını ve babam sana bir mektup bırakmış, demesini bekledim. O mektubu almaya gidecektim. Büyük Venedik Oteli'nin lobisinde parlak tabakların, bardakların, çatal ve bıçakların bir tanım gibi öylece durduğu masada mektubu okuyacaktım. İçinde, her unuttuğumda açıp bakacağım, mutluluk oyununun tarifi olacaktı. Neredeyse bir yemek tarifi gibi, içindekiler, yapılışı ve afiyet olsun. Hepsi olacaktı.

            Yavuz hiç aramadı. Ben de beklemekten vazgeçtim. Şimdi soranlara, ipler gerildiğinde mutluluk oyunu oynuyoruz, diyorum.
16 Nisan 2014 Çarşamba 0 yorum

L.A. River Lady

Kadın eldiveni takıp tepsiyi fırından çıkardı. Tezgâhtaki nihalenin üzerine koydu. Sıcak tavuğu bıçakla parçaladı. Arada sırada sosa bulaşmış parmaklarını yaladı. Mis gibi olmuştu. Masanın üzerine alelade koyduğu tabakları, çatalları, bıçakları ve kadehleri özenle yerleştirdi. Salatanın yağını döktü, tuzunu serpti. Şamdandaki mumları da yaksa mıydı? Biraz daha bekleyecekti. Saate baktı. Neredeyse gelirdi. Saçındaki havluyu çıkarıp ıslak saçlarını sanki hiç uğraşmamış da öylece toplayıvermiş gibi göstermek için aynanın karşına geçti. Bir topladı. Hiç olmadı. İkincide kulak arkaları fazla düzgün duruyordu. Üçte başardı. Hiç uğraşmamış gibi…

Şarabı buzdolabından çıkarma vakti gelmişti. Ne çok soğuk ne çok sıcak olmalıydı. Masaya oturdu. Örtünün kenarında bir leke gördü. Peçeteliği lekenin üstüne koydu. Bacak bacak üzerine atıp dik oturdu. Sanki kapı dın diyecekti. Şimdi diyecekti. Şimdi!

Yarım saat geçti. Aramak istemiyordu. Adam sıkboğaz edilmeyi sevmezdi. Ama tavuk soğumuştu. Olsun, geldiğinde hemen ısıtıverirdi. Yine de canı sıkıldı. Televizyonu açtı. Bir film vardı sinema kanallarından birinde.  Adamın biri loş bir barda bir masada oturuyordu. Bar çok kalabalık değildi. Altı yedi kişi vardı. Adam çevresine tedirgin bakışlar atıyordu. Onun tedirgin bakışları da bardaki diğer adamları huzursuz ediyor gibiydi. Of ne bunaltıcı durumdu. Kadın mis gibi yemek kokan evinde huzurla otururken şu adamın bulunduğu durum ne fenaydı. Adam arada sırada birasını yudumluyor ve saatine bakıyordu. Belli ki birini bekliyordu. Uzun süredir mi bekliyordu acaba? Garson geldi. Adamın boş bardağını dolusuyla değiştirdi.

Kadın da kadehine şarap doldurdu. Nerde kalmıştı bu adam? Yıldönümünü evde kutlamayacaklar mıydı? Evet, böyle kararlaştırmışlardı, emindi. Filmdeki adam hala saatine bakıyordu. Yakışıklı adamdı. Saçları filan dağınıktı ama hoş bir görüntüsü vardı. Adam cebinden telefonunu çıkardı. Bir numarayı seçti listeden. Tam arayacakken, vazgeçti.

Kadın açlığa daha fazla dayanamadı. Tabağına tavukla biraz salata koydu. Soğuk moğuk şarapla iyi gidiyordu. Adam eliyle garsona işaret etti. Garson geldi. Adam kulağına bir şeyler söyledi. Garson başını salladı. Hemen gidip elinde çerez tabağıyla geri döndü. Adam fıstıkları hızlı hızlı yerken kadın tabağını çoktan temizlemişti. Peçeteyle ağzını sildi. Yanmayan mumları gördü. Birini kendi için birini de filmdeki adam için yaktı.

Mumlar eridi. Kadın şişedeki son yudumu da kadehine doldurdu. Filmdeki adam da o sırada masasından kalkıp müzik kutusuna doğru yalpalayarak yürüdü. İyice sarhoş olmuştu. Bir şarkı açtı. Kadınla birlikte dinlediler. Şarkı bitti. Adam bir daha açtı. Bir daha dinlediler. Üçüncüde adam müzik kutusunun yanında sızdı. Kadının da başı masaya düştü. Birlikte, sonsuza dek çalacak gibi duran şarkının içine uykuyla gömüldüler.




13 Şubat 2013 Çarşamba 0 yorum

Bir Yazar Ne Zaman Ölür?




"Kelimelerin ağzından çıkıp bana doğru gelirken eriyip buharlaşmasını izliyorum. İyi ki. Kelimeler öldürür bu zayıf bedeni."


Kitabın arkasındaki "Alışılmadık bir Gülsoy kitabı bu..." cümlesi başta küçük bir ön yargı yaratıyor ancak roman daha en başından yazarın izlerini belli ediyor. Murat Gülsoy kelimeleri ustaca birleştiren, parçaları en doğru bütüne dönüştüren bir yazar. Alışılmadık olansa bu kez bütünü parçalara bölen ve kelimeleri birleştirememenin ustalığını gösteren bir romanla karşımıza çıkması.


Her bölüm kahramanın sarı kağıtları ve bütün kitabın bir sonu vurgulaması gibi her son cümle bir başlık. Biçimsel olarak kitabın vitrininde ilk olarak bu çarpıyor göze. Ancak ilerledikçe romanın gerçek sihri ortaya çıkıyor. Okuyucu her şeyi unutan adamın gözünden görüp onun bildiğinden, hatırladığından ötesine gidiyor. Roman kahramanını hapsedip okuyucusunu azad ediyor belki başka bir deyişle.


Benim için kitabın duygusal zemini, bir yazarın geçmişini unutması ve birilerinin bu geçmişi kendilerine göre yeniden inşa ediyor olma ihtimalinin ağır endişesi. Birileri onun kelimelerini alıyor ve yazarın kendi cisminden başka bir dünyanın cisimlerini yaratıyor. Bu birileri belki maden işçileri, belki kendi dilindeki kadın belki de yazarın mürekkebini enjektöre akıtan hemşire. Tam bu noktada roman bir Murat Gülsoy romanı olduğunu hatırlatıyor. Bir yazar var ancak kanı siyah ve mürekkepten... Bu yazar olsa olsa başka bir yazarın siyah mürekkebinden oluşan bir karakter olabilir.


Romanın önemli kirişlerinden biri de karakterin elinde kalan son gerçek şeyin oğlu ile ilişkisi olması. Bu açıdan da bir tür borç ödeme olduğunu düşündürdü bana. Hem baba hem oğul tarafından ödenmemiş bir borcun ağırlığı, çabalayan didinen ancak borcunu bir türlü ödeyemeyen iki Adem. Babaları ölmeden ölemeyen iki adam.


Roman hakkında söylenecek çok şey var ancak üzerimde şiirsel sinemanın etkisine benzer bir etki bıraktığı için  düşüncelerimin birçoğunu kendime saklayacağım. Nisyan benim için Gülsoy'un akıcı kurmacalarının arasında bu kez yukarıdan aşağıya akan bir derinlik sarhoşluğu...


13 Eylül 2012 Perşembe 0 yorum

Bilmeden - Çoğullama

Edip Cansever çoğu zaman halime tercümandır.


Çoğullama

Biz kadınız, bilmeden seviyoruz bu kedileri
Seviyoruz, bir sevilme içgüdüsüyle
Bu bizim yüzümüzde ufacık çizgiler oluyor - acaba?
Evet, çok değil konuşurken düzeltiyoruz
Orayı burayı topluyoruz, yeriyse çocuklarımızı öpüyoruz
Ama biliyorsunuz ki gene de
Hepimiz, işte hepimiz
Bitmenin, tükenmenin yorgunluğu içinde.

Gözler mi? Tavana dikili, hayır, pencereye
Yağmalar, sürgünler, yangınlar içinde
Çünkü bu boşluk; tüneller, çukurlar, kapkacak ağızları
Mağaralar, denizler, gökyüzleri değil de
Bu boşluk, o bir türlü dolduramadığımız, o
Orman, dağ, kısacası evrenle.

Biz bu lavanta kokularını bilmeden taşıyoruz
Biz bu tavana bilmeden eski rengine boyuyoruz
Bu bizim terliklerimizde ufacık güller oluyor - acaba?
Evet, çok değil, onları bilmeden hoşa gideriyoruz
Sormayın, ama sormayın, bilmeden aralık tutuyoruz kapılarımızı
Bilmeden bekliyoruz, bilmeden uyuyoruz sabahlara değin
Kim bilir, belki de biz
Tanrısıyız en olunmaz şeylerin.

Bu bizim en düzenli hareketimiz: olmak
Asılıp kalmışız sokak fenerlerine
Asılıp kalmışız öyle, görenler bizi görüyor
Görenler bizi görüyor ve gidip geliyoruz dikkatle
Doğrusu, niye saklayalım, hepimiz bunu yapıyoruz
Ama biz yaşıyorken de bunu yapıyoruz sadece
Cansız
Ve gidip geliyoruz dikkatle.

Biz bu kendimizi boşuna soruyoruz kendimize
Boşuna asıyoruz onları, boşuna öldürüyoruz
Bu bizim gözlerimizden ufacık şeyler geçiyor - acaba?
Evet, çok değil, bakışırken düzeltiyoruz
Biz ne garip şeyleriz ki; doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz
Ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak
Ben biliyorum, yalan mı, siz de biliyorsunuz.

Ve tabii bir de Yan Kalbim...

2 Mayıs 2012 Çarşamba 1 yorum

Manzara Düşkünlüğü


Meltem’i görmek için sabırsızlanıyordum. Dün gece onu yurt odasına bıraktığımda pek mutlu sayılmazdı. Kötü şakalarımı ardarda sıralamak, internette izlediğim komik videolardan bahsetmek, sınıftakilerin dedikodularını yapmak işe yaramamıştı. Odama döndüğümde kendimi bu kadar kolay rezil etmiş olmaktan çok onun mutsuzluğuna çare olamamak üzmüştü beni. Dün geceyi hiç yaşanmamış gibi saymak ve bugün son kez şansımı denemek için hazırdım. Bugün benim için büyük gün olacaktı. O ergenlik saçmalıklarından uzakta bir aşka ilk adımımı atacağım çok büyük bir gün...
Meltem yurt binasının kapısından çıktığında yüzüme manasız bir gülüş kondurmamak için çok uğraştım. Sırf hava çok güzel diye pişmiş kelle gibi sırıtmanın alemi yoktu. Kendine güvenen, hüzünlü ama vakur genci oynamalıydım bugün. Hem bu hüzünlü tavrım onun mutsuzluğunu paylaştığım anlamına gelecekti. Bir aşka başlarken böyle hesaplar kitaplar yapmamalı elbette insan, ama Meltem’i ikna etmek kolay değildi. Şansımın düşük olduğunu iyi bilsem de hatırlamamaya çalışmaktan başka çarem yoktu. Ben kendine güvenen, hüzünlü ve vakur bir gençtim. Kimse beni böyle olmadığıma inandıramazdı.
Meltem’in yüzündeyse dün geceki mutsuzluktan eser yoktu. Neşeli ve heyecanlıydı. Serhat Hoca’ya ödevleri bırakacağımız için böyleydi, biliyordum. Meltem’in Serhat Hoca’ya aşık olduğunu bütün sınıf biliyordu zaten. Aslında Meltem o kepçe kulaklı herife aşık filan değildi. Birçok insan hayatının bir döneminde hayranlık duyduğu birine aşık olduğu yanılsamasını yaşayabilir. Bu böyle bir yanılsamaydı işte. Meltem de bunu bir gün mutlaka fark edecekti. Benim bu konuyla hevesimi kırmamam gerekiyordu. Serhat Hoca’ya ödevleri verdikten sonra Meltem’i İstinye’deki balıkçıya götürecektim. Boğazda gözlerimizi uzun uzun dinlendirecek, nefis bir balık yiyecek ve benim en sonunda itiraf ettiğim aşkımızı yaşamaya başlayacaktık.
Serhat Hoca’nın odasına girdik. Meltem “Merhaba Hocam, nasılsınız?” dediğinde yüzünde o anda düşüp bayılacakmış gibi bir ifade vardı. Sözcükler dudaklarını terk ettiği anda sanki küçük birer uçan balonla havalanıyorlardı. Oysa böylesine güzel bir kızın dudaklarından havaya uçuşan bu sözcükler odada yalnızca benim başımı döndürüyordu. Kepçe kulak yapmacık gülümsemesiyle “Hoş geldin benim favori öğrencim” gibisinden bir şeyler geveledi. Benim varlığım Meltem tarafından unutulmuş ve Serhat Hoca tarafından zaten hiç fark edilmemişti. Meltem’i anlıyordum, onun için büyük anlamlar taşıyan şu birkaç dakikayı rezil etmek istemezdim. Sessizce onları dinledim. Sınav kağıtlarımız hakkında ikimizle teker teker konuşacaktı. Meltem o sınav için ne kadar çok çalışmıştı. “İnsan bildiklerini de unutuyor Hocam sizin sınavınızda”, dedi. Yüz yerine doksan almış olmak eminim onu çok mahcup etmişti. Kağıtlarımıza baktık. Benim kağıdım hakkında Hoca hiçbir şey söylemedi. Meltem’e ardarda övgüler yağdırdı. İşimiz bitince ben kapıya yöneldim. Bu kabus sahne bitmek üzereydi. Midemde hafiften karıncalar gezinmeye başlamıştı. Birazdan onu alıp bu saçma sapan aşk yanılsamasından kurtaracak ve ona aşkın gerçekte nasıl bir şey olduğunu gösterecektim.
Ben kapıdan çıktım. Ama Meltem gelmedi. Dönüp içeri baktığımda Hocanın karşısında öylece duruyordu. “Bir şey mi söylecektin Meltem?” dedi Hoca. Meltem birkaç saniye hareketsiz bir şekilde hocaya baktı. Sonra “Ben size aşık oldum Hocam”, dedi. Hoca benim kadar şaşırmadı. Ne yapacağımı bilemedim. Böyle bir itirafa tanık olmak, istediğim son şeydi. Başımı öne eğdim. Başını eğmek zorunda olan ben miydim? Bu utanç verici tabloda ben çerçevenin içinde bile değildim ki! Vazgeçip başımı kaldırdım. Hocayla göz göze geldik. Gözlerimin içine dik dik bakıyordu. Beni fark etmişti. Ayağa kalktı. Kapıya doğru yaklaştı ve kapıyı ittirdi. Kapı yavaş yavaş yüzüme kapanırken gördüğüm son şey Hocanın Meltem’in sırtına dokunan elleriydi. Galiba bugün benim için büyük bir gün olmayacaktı. Bugün Meltem için büyük bir gündü. Kendine güvenen, hüzünlü ve vakur biri varsa o da kepçe kulaktı. Ben bugün sadece İstinye’ye gidip manzarada balık yiyecektim.
11 Nisan 2012 Çarşamba 1 yorum

“YAŞANMAZ”I BULAN ADAM




Tam ümidimi keseceğim sırada bu evin camındaki 'kiralık' yazısını görmüştüm. Tabanlarım, yürüdükçe uzalıp kısalan sokaklarda gezinmekten şişmiş, karnım da çok acıkmıştı. Karnım acıktığında her şeyden çabucak vazgeçen biriyimdir. Tereddüt etmeden tuttum evi. Evin canımı sıkan tek yanı, kirden yapış yapış olmuş duvar kağıtlarıydı. Ben basit bir adamımdır. Basit kelimesi her konuda bir numaralı sıfatım olmuştur. Yalnızlığım da zannederim bundandır. Bu duvar kağıtlarını tek tek söküp, mis gibi, tertemiz boyayacaktım her yeri.

Kendimden bahsetmekten pek hoşlanmam ancak kafamın bulanıklığını belki kendimin farkına vararak berraklaştırabilirim. Otuz iki yaşındayım. Bir bankada çalışıyorum. Her gün gürültüden ve zorunlu güleryüzlülükten yorularak dönüyorum eve. Evli değilim. Kadın arkadaşlarım var ama hiç sevgilim olmadı. Geyik muhabbetini severim ama nadiren dahil olurum bu muhabbetlere. Çok kitap okurum. Ama en çok sevdiğim yazar yoktur. Aslında benim en çoklarım hiç olmadı. Ya severim ya sevmem; bu kadar. Okuduğum eserlerdeki karakterlere de özenmemişimdir hiç. Sadece onları anlamaya çalışmışımdır. Ancak bu eve taşındıktan sonra bu tavrımın beni ne kadar yorduğunu ve yavaş yavaş asıl içimden geçenlere yenik düşebileceğimi büyük bir şok etkisiyle fark ettim.

Salonun ve küçük odanın duvar kağıtlarını söktükten sonra sıra yatak odasınınkine gelmişti. Yatak odasını da tamamlayınca evi güzelce boyamaya başlayacaktım. Üç duvarınkini söktüm. Dördüncü duvar, yatağın tam karşısındaki duvardı. Bir hışımla tepeden aşağıya hızla çektim kağıdı. Bir sokaktan başka bir sokağa tam köşeden döndüğünüzde, karşınıza aniden biri çıkar ve sıçrarsınız ya, işte aynen öyle yerimden şaşkınlıkla sıçradım. Duvarın ortasında kapkara bir boyayla “YAŞANMAZ” yazıyordu. Tam o anda bütün her şeyin bir anlığına yok olduğunu, dünyada yalnızca benim ve bu kağıtsız duvarın var olduğunu hissettim. Bütün okuduğum romanlar şu meşhur film şeridinin içinde kendini hatırlatıyor, karakterlerse gülümseyerek el sallıyorlardı. Tabii bütün bunlar aklımın oynadığı anlık gündüz düşleri, oyunlardı. Sonra hepsi teker teker kayboldu ancak bir tanesi hala duruyordu. Yusuf Atılgan'ın Yaşanmaz'ı! Dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim ve hemen yatağa attım kendimi. Evimin duvarında, dev bir yaratığın gölgesi gibi “Yaşanmaz”, yazıyordu. Üstelik daha da korkunç olan benim bu Yaşanmaz'ın Yusuf Atılgan'ın Yaşanmaz'ı olduğuna daha o saniyede inanmış olmamdı. Ben basit bir adamdım. Bankada çalışan kendinden yalnızca birkaç cümleyle bahsedebilen yalnız ve basit bir adamdım. Neden bu yazı benim karşıma çıkıyordu ki! Evet, belki bir bakıma ben de aylak bir adamdım. Ancak bu yazıyı bulmak eminim benden daha aylak birine nasip olmalıydı. Böyle acı bir tesadüfü 'nasip' diye adlandırmak gülünç olurdu. Bu başka bir şeydi. Ellerimin titremesi geçince, kendimde tekrar ayağa kalkacak gücü bulunca odanın içinde gezinmeye başladım. Çekmeceleri, boş rafları incelemeye başladım. İnsan ne aradığını bilmediğinde her şey daha da karmaşıklaşıyor. Ne var ki bu cümle aklımdan henüz geçmişti ki çekmecelerin birinde bir kağıt buldum. Biri el yazısıyla şunları yazmıştı kağıda:

Kolumu tutmuş, üstümü başımı silkiyordu. Ötekilerden biri değildi. Yüzümü silerkenki bakışı vardı. İçimde bir eziklik, kudurgan bir sevgi büyüdü birden. Kafamda her şey yerli yerine oturdu. Üstümü silkmişti. Pisliğin içinde işi yoktu onun. Öylesine yeğindim ki, hop desem uçacaktım; sivrisinek gibi. Şimdi kendimi öldürebilirdim.*
“Yaşanmaz”ı bulan adam...

Kağıt sararmış filan değildi, çok eskiden kalmışa benzemiyordu. Yaşanmaz'ı bulan adam yazmıştı demek bu kağıdı. Yani, bu kağıt bir intihar mektubu muydu? Besbelli öyleydi. Kim bilir kaç tane vardı bu adamlardan. Ben de Yaşanmaz'ı bulan bir diğer adamdım. Karnım acıkmıştı. Mutfağa gittim. Sepetten havanın elini alıp iç cebime koydum. Sokağa çıktım. Galiba bütün dünya bana da bir yaşama borçluydu.

*Yusuf Atılgan - Yaşanmaz

**Resim: mavimelek.com
7 Nisan 2012 Cumartesi 0 yorum

Origami ve Faydacılık

Origami benim için dikkat toplamak, başka hiçbir şey düşünmemek ve renkli kağıtlarla eğlenmek demek. Bir işe başlayıp sonucunu görene kadar kendinle başbaşa kaldığın eğlenceli bir masa başı hobisi.



Tabii bu origami uzmanları için farklı olabilir. Örneğin Robert Lang bu konuda profesyonel ürünler ortaya çıkaran bir adam. Aşağıda Robert Lang'in TEDxRESET konuşmasını paylaşıyorum. Origami'den nasıl faydalanabileceği hakkında iştah açıcı ve ilham verici bilgiler bulacaksınız. Tıptan uzay bilimine kadar...





5 Nisan 2012 Perşembe 0 yorum

Buffalo 66 - Spending Time

Sevgili Öktem Başol Hocama beni bu filmle tanıştırdığı için ne kadar teşekkür etsem az. Buffalo 66 Vincent Gallo'nun acayip bir filmi. Film hakkındaki genel bilgileri paylaşmayacağım ama bu acayip mizah anlayışını ve garip gerçeklik duygusunu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Aileyi ikna etmek hep çok zordur. İnsanı kendisinin bile inanmayacağı şekle sokabilir. Ama inanç yavaş yavaş inşa edilebilen bir kavram. Film en azından bu umudu barındırıyor.

"Birlikte vakit geçiren karı kocaymış gibi yapıyoruz. Sadece vakit geçiriyoruz. Birbirimize dokunmuyoruz. Birbirini seven karı koca gibiyiz."




4 Nisan 2012 Çarşamba 0 yorum

Sinek Isırıklarının Müellifi - Barış Bıçakçı



Barış Bıçakçı'nın son kitabı Sinek Isırıklarının Müellifi beni çok etkileyen kitaplar arasına girdi. Bıçakçı'nın çözümlemeleri şaşılacak derece incelikli ve derinlikli. Her sayfada bir kenara not etmelik cümleler bulabilirsiniz. Başta notlar aldım ancak sonra neredeyse bütün kitabı yazacağımı fark edip vazgeçtim. Kitabın bir tür kendini bulma rehberi olduğunu düşünüyorum. Tabii ruhunu kendinize yakın bulmuşsanız.

"Siz de bilirsiniz, anlatmaya değer şeyleriniz olduğunu, bir gün bunları anlatacağınızı, yazacağınızı düşünmek ne güzeldir ve bu düşünce bir kez yer etti mi nasıl da perişan eder insanı! Şu dünyadaki en yüksek mertebe olan okurluk mertebesi size yetmemeye başlar. İnsan olmak size yetmemeye başlar. Dünya olmak istersiniz."


10 Temmuz 2011 Pazar 0 yorum

Bilim ve Sanat



"İlk gençlik yıllarımda roman yazmanın dehşetli bir iş olduğunu düşünürdüm, bugün sadece yorucu bir iş olduğunu düşünüyorum. Ben belki de büyük bir bilim adamı olmak isterdim. Büyük bir bilim adamı olduğuna inandığım profesör bir arkadaşım da romancı olmak isterdim diyor, anlaşamıyoruz. Olduğundan başka türlü olmak isteyenlerin ülkesinde yaşıyoruz herhalde. Bu durumun da içinden çıkacağımıza güveniyorum."

Oğuz Atay
14 Ocak 2011 Cuma 0 yorum

ACI MUT


Önce sevinç uyutmadı beni hiç, ardından
Üzüntüler nöbet tuttu bütün gece içimde.
Sonunda ikisi de gidince başımdan
Uyumuşum, ama ah, her bahar gecesi
Bir yaşlı güz sabahı getirdi ardından.

Bilirsin, senin derdin benimdi hep
Benimki de bilirim, tümüyle senin
Paylaşmazsam bir sevinci seninle
Hiç olmadı benim de sevincim.

Bertolt Brecht
6 Ocak 2011 Perşembe 0 yorum

Kargalar Gülüyollar!

Büyük oyuncu İlke "İtalyan" yapıyor!!!


Dostum kargalar gülüyolar aslında! Korkmuyolar dostum! Kargalar gülüyolar!

Crows are laughing!
3 Ocak 2011 Pazartesi 1 yorum

7 Tane Rakam

Hatırımda sadece Nergis'in numarası vardı. Onunla da dargındık. Onur'a bir şekilde ulaşmak zorundaydım. Bulunduğum yerden hiçbir yere kımıldayamıyordum. Elimde, içinde bilmediğim numaraların olduğu bir telefon vardı. Her tarafı beyazlara boğulmuş bu hastane odasında Nergis'i neden arayamayacağımı kendime tekrar tekrar anlatıyordum.

Büyük bir tartışmaydı. Zaten yakın arkadaşlarla küçük tartışmalar yapılmazdı. İlk büyük tartışmamız ve son konuşmamızdı. Terk eden bir sevgili gibi eşyalarımı toplayıp, çıkıp gitmiştim. Bir daha onun yüzünü görmeyeceğime yemin etmiştim. Kavganın sebebini belki daha sonra anlatırım. Şimdi Onur'a nasıl ulaşacağımı bulmam gerekiyor.
1 Ocak 2011 Cumartesi 0 yorum

DONDURMACININ ÇIRAĞI


"Azıcık pişmanlığa benzemiyor mu bu rahatlık? diye düşündüğüm oluyor. Hayır hayır! Pişmanlığın tadı da başkadır. Ah küsüşüne, küstürdüğüme pişman olabileceğim bir arkadaşım olsa da gidip ayaklarına kapansam!.. Çocuklar gibi "Yalvarma!" dese de yine konuşmasa. O güzel pişmanlık hissi çocuklukta kaldı. Şimdi nerede? Ara ki bulasın. Sonuna kadar küsüp yeni dostluklar kuracağız. Bu iş sonuna kadar böyle gidecek. Kim bilir belki de bu böyle olduğu için, tecessüsümüz hiç eksilmeden yeniden yeniye doğduğu için yaşamak insanlarla beraber güzel değilse bile çekici bir şeydir."

Sait Faik Abasıyanık
28 Aralık 2010 Salı 0 yorum

Kendini Fark Eden Hikayeler


Arşivlerde yer etmeli klişesini ben de destekliyorum ve mutlaka okunmalı diyorum Murat Gülsoy'un yeni öykü kitabı Tanrı Beni Görüyor mu? için.

Aslında yeni öyküleri yok. Ama Kendini Fark Eden Hikayeleri derlediği bir kitap.

Birkaç tane alıntı da burada:

"Aklıma dizelerin geldi, evet... Ama o anda bunları söylemek o kadar abes olurdu ki. Şiir söylenemiyorsa aşktan söz edilmiyor demektir." - Şaire Mektuplar

"Hayat ağacının kökleri dolanıyor boynuma. Daha fazla sorgulamamı isterdin. Denedim. Soruların azalmasıymış yaşlanmak. Ben cevapları hiç merak etmedim ki..." - In Medias Res

"İnsan iyi bir suskunluk içinde kendini tamamen yitirebilir." - Yazı Çölü
14 Eylül 2010 Salı 0 yorum

Takma Dişler - Kısa Film

Filmi tamamladık!!! Buradan izleyebilirsiniz.

http://vimeo.com/16322122

Filmin künyesi:

yönetmen: ilke keleşoğlu
senarist: ilke keleşoğlu
yapımcı: çamur films
yürütücü yapımcı: ahmet keleşoğlu
görüntü yönetmeni: alpgiray m. uğurlu
ses: uğur savcı
yardımcı yönetmen: tufan kesen
storyboard: türkan keleşoğlu
tiyatro işık: yaşar serindağ
oyuncular: murat uysal, halil uzel, s. umut kaya, irem akçay, şeniz karaöz, cafer ilhan, atakan aktaş, özlem çolak, ümit kutbay, ahmet erdoğan, ayhan budak



İlk kısa filmim "Takma Dişler"le karşınızdayım efendim. Kadim sevdiklerim sayesinde filmi tamamlamış olmanın haklı huzurunu yaşıyorum. Şimdilik gurur yok. Gururu siz duyacaksınız. Filmin kurgusunu henüz tamamlamadık. Ama ben bir fikir vermesi açısından kısa bir teaserla sizlere bir nevi ön izleme yapıyorum. Teaserım teaser olsun mu???

22 Ağustos 2010 Pazar 11 yorum

İÇ SIKINTISI



İÇ SIKINTISI

İçim sıkılıyordu. Uzun süredir, vermek zorunda kaldığım kararların sonuçlarıyla uğraşıyordum. Daha çok onlar benimle uğraşıyorlardı, bana eziyet ediyorlardı demeliyim aslında. Çünkü bunu söylemezsem yani bu sonuçların benden üst bir varlıkmış gibi bana eziyet ettiklerini düşünüyor olduğumu dürüstçe belirtmezsem, hayatta hep üzerinde gidip geldiğim ironi çizgisinden feci bir şekilde uzaklaşmış olacağım. Kafa karıştıran şeyleri severim ama şu anda yapmak istediğim şey bu olmadığından doğrudan hikâyeme geçeceğim.

İç sıkıntımın sebebi içinde bulunduğum hayatın beni yorması, istemediğim birçok şeyi yaparken istemesem neden yapayım düşüncesi ve bir de bu sıkıntıyı yalnızca benim yaşıyor olduğuma dair saplantılı inancımdı. Üçüncü sebep bir sözcüğü tanımlarken sözcüğün kendisini kullanmak gibi amatörce dursa da şimdilik sizden bunu göz ardı etmenizi ve daha sonra bunu hatırlamak üzere hafızanızda yakın bir yerlere not etmenizi isteyeceğim.

Okuduğum okul/bölüm, yakın arkadaşlarım, belediye otobüsleri, sırt çantam ve buna benzer başkalarına beni bir çırpıda tanıtabilecek birçok şey, beni yaşadığım sıkıntının farkındalığına zorluyor ve sanki uzun tırnaklarıyla kulağımdan çeker gibi zorla bu sıkıntının kaynağına doğru sürüklüyordu. Buna müthiş bir zıtlıkla ve başarıyla kendini hissettiren başka mevzuysa modern insanın hayatına denk düşen hemen her şeyin adım adım benim hayatımda da yer ettiği gerçeğiydi. Üniversite bitecek, iş sahibi olacaktım. Bir müddet para biriktirecek ve evlenecektim. Çocuk sahibi olmadan önce belki bir müddet daha para biriktirecek, yıllık izinlerimi hepsi dâhil otellerde renk ve ses gürültüsü içinde daha da yorularak harcayacak ve kaldığım yerden ömürlük yorgunluğuma devam edecektim. Çocuğum olduktan sonrasını kelimeye dökemeyecek kadar korkmuş ve şaşkın olduğum için bu, tornavida nasıl yapılır türü belgesele bir son veriyorum.

Bir süre bu garip olduğunu zannettiğim ama birçoğunuz için son derece sıradan olan analizlerle meşgul oldum. Bu analizlerden ne zaman vazgeçtiğimi hiç hatırlayamıyorum. Sıkıntıma bir çözüm bulmuş gibiydim. Sanatsal aktivitelere zaman ayırmaya başlamış, geçici huzurumun tadını çıkarıyordum. Sinema, edebiyat, felsefe, sosyoloji ve psikoloji üzerine aldığım seçmeli derslerle vakit geçiriyor ben de aktif olarak bu alanlardan birinde rol almalıyım diye düşünüyordum. Böyle anlarda iç sıkıntımdan eser kalmıyordu. Yani sanatsal anlamda zaten benliğimde ya da genlerimde var olan pasif yeteneklerimi aktivasyona geçirecek olmanın telaşına ve hevesine kapılıyordum. Doğal olarak içim sıkılmıyordu. Bu bir tür kutuplaşma meselesi bence. Heves ve sıkıntı ters kutuplar gibi davranıyor.

Amatörlük seviyesinden bir adım yukarı çıkamadan birtakım yeteneklerimi konuşturmaya başlamıştım. Öyküler, senaryolar yazıyor, film setlerinde görev alıyordum. Huzur beni bu sularda buluyor gibi bir durumum vardı. Ancak zaman zaman olduğu gibi yine ironi çizgimden kaydığımı sevgili hayatım bana inceden hissettirmeye başlamıştı. Kötü şeyler olmuyordu. Bu da iyiye işaret değildi. Geç kalmış küçük kötü şeylerin yerini koskocaman büyük bir kötü şeyin alacağı düşüncesi huzurumu bozmaya başlamıştı. Bir gariplik vardı. Ve bu seferki öncekiler gibi sıradan bir gariplik değildi. Bu seferki maddesel tatminsizlikten öte bir şeydi. Böylesine mahrem, böylesine beş duyuyla algılanmaktan kilometrelerce uzak bir durumu nasıl anlatsam bilemiyorum. Sanki ruhumda bir türlü doyuramadığım yüzlerce kurabiye canavarı vardı ve ben her tarafı kakaoya bulanmış önlüğümle fırına durmadan yeni tepsiler sürüyordum. Okudukça, izledikçe, dinledikçe içimdeki boşluk bir çeşit bulantı hissine dönüşüyordu. Gözlük numaramdaki akıl almaz düşüş hayatın beni kulağımdan cazgırca çekiştirdiği günleri hatırlatarak canımı acıtmış, bilerek toza dumana buladığım şeyleri saldırgan bir berraklıkla gözlerimin önüne sermişti. Bu kez çaresiz kaldığımı kendime itiraf etmeliydim. Geceleri bildiğim birkaç önemli sureyi ve duayı okumayı bırakalı temizinden üç yıl olmuştu. Tanrıdan bu denli uzaktayken birilerinden, bir şeylerden yardım beklemek gülünç olurdu. Çok fazla zaman kaybetmeden, her şey dâhil otellerin fiyatlarına bir göz atmalıydım.

Oteldeki bir haftamı, havuzdan ve bardan gelen gürültü cümbüşüne aldırmadan, her şey hariç, yalnızca Sartre’ın Bulantı’sı ve Camus’nün Yabancı’sından aldığım notları tekrar tekrar okuyarak geçirmiştim. Varoluşçuluk… Şaşılacak şeydi. Kitapları ilk okuduğumda beni bu kadar cezbetmeyen bu felsefi akım, bir haftada her yanımı kuşatmıştı. Bütün tanımlara tıpatıp uyuyordum. Şu ana kadar size kendimden başka hiç kimseden bahsetmeyişim düpedüz bireyselcilikten yana olduğumu söylemiyor mu? Huzursuzluğun bulantıya dönüşümü? Verdiğim kararları, vermek zorunda oluşum şeklinde tanımlamam? Unuttuğum sureler ve dualar? Hepsi benim su götürmez bir varoluşçu olduğumu kanıtlıyordu. Bütün vücudumu asla iflah olmayacağına inandığım bir korku sarmıştı. İç sıkıntısı geri gelmişti. Korku her şeyi başa sarmış hafızam çamaşır suyuyla yıkanmışçasına silikleşmişti. Tek istediğim varlığımı Türk varlığına armağan ettiğim ilkokul günlerime geri dönmekti.

İşte iç sıkıntım kendi kendini tanımlamaya çalışan bir sözcük gibiydi. Bir yandan çabasının boşa olduğuna inanıp umutlanıyor bir yandan da evrenin anlamsızlığı ve saçmalığından doğan kuralsızlığı hatırlayıp düşmanımın gücünün ayırtına varıyordum. Bu yeni gelgitlerim beni bir süre böyle rahatsız etti. Ancak bir gün internette gezinirken, daha önce kodladığım bir bilgiyi hafızam bayram misafirine şeker uzatırcasına bir kibarlıkla buyur etti. İç sıkıntısı var olmanın getireceği sonsuz hafifliği hak etmem için yaşamak zorunda olduğum bir formaliteydi. O kadar da korkulacak bir şey yoktu. Hatta bu sıkıntıyı bunca zaman gururla yaşadığım için kendimi iyi hissetmeliydim. Neredeyse mutlu olmalıydım diyeceğim ve ironi çizgimle tekrar buluşacağız.

Bundan sonraki günler sıkıntımı kendimi topluluklardan, arkadaşlardan ve kurallardan uzak tutmaya çalışarak yaşadım. Otobüslerde yaşlı teyzelere yer vermek zorunda olmayışım ulaşım sorunlarımı bir hayli çözmüş gibiydi. Sadece yeni bir utanç duygusu gelişmişti bende. Daha önceki yaşantımda katıksız bir aptal oluşum her geçen gün beni daha da utandırıyordu. Şimdiki gururlu halim daha önceki pısırık halimi bir bulsa bir kaşık suda boğardı. Öyle gururluydum ki hop desem uçacaktım. Benden daha üst bir varlık, kararların işkenceci sonuçları filan tarihe karışmıştı. İç sıkıntım yalın ve temiz haliyle gururumu besliyor iç seslerimi kuvvetlendiriyordu. “Sen tam bir varoluşçusun!” İç seslerimi de iç sıkıntımı da çok seviyordum. Sevgi konusunda nasıl davranacağıma henüz karar vermesem de biliyordum. Sıkıntımı seviyordum. Elbette sevgi bana her şeyi unutturacak güçte bir duygu değildi. Benliğimi kontrolsüzce sarmasına asla izin vermezdim. Ne yapıp edip sıkıntımla aramdaki mesafeyi korudum.

Bir yıla yakın bir süre bu sağlam kararlılıkla yaşadım. Her şeyi reddederek varoluşçuluğu kabul ettim. Artık fal baktırmıyordum örneğin. Astroloji, burçlar, tarot falları… Hepsi saçmalığın daniskasıydı. Ben var olmamışken doğduğum gün, hakkımda hangi cüretle yargıda bulunabilirdi? Buna benzer bir sürü saçmalıktan tamamıyla vazgeçtim. Rafine bir özlük duygusuna kapılmış gidiyordum. Okuduklarım, izlediklerim, dinlediklerim benle aynı eksende duruyordu. Hep beraber sıkılıyorduk. Ama biliyorduk ki bu, gelişmenin habercisiydi.

Bir gün beklenmedik bir şekilde bu sürecin bir yıl olduğuna karar veren olay gerçekleşti. İç sıkıntımla yapışık ikizler gibiyken öyle bir şey oldu ki bizi birbirimizden ayırmayı başardı. Bunun olacağı sizin de aklınıza gelmezdi biliyorum. Benim anlata anlata bitiremediğim şu meşhur iç sıkıntım nasıl olacaktı da beni terk edip gidecekti? Sartre ne olacaktı? Ya Camus? Camus bir varoluşçu olmayı reddetti ama hepimiz onun da kafasının biraz karışık olduğunu bilmiyor muyduk? İç sıkıntısı biz gururlarını tek başına yaşayanların kaderi değil miydi? Nasıl oldu da ben birdenbire bu kaderden sapabildim?

Katıksız bir aptal olduğumu söylemiş miydim? Yermekten tarumar ettiğim saçmalıkları sıralarken nasıl da geriniyordum değil mi? Şimdi basitçe kanıma işleyen bir aşk yüzünden tek yoldaşım iç sıkıntımı kaybettim. Evet, âşık oldum. Kurabiye canavarları yerlerini her yerde söylendiği gibi kelebeklere bıraktı. Felsefi akımlar vız geldi. Gurur perdesi yerle yeksan oldu. Aşk konusuna daha önceden çalışsam fena olmayacaktı. Tamamen hazırlıksız yakalandım. Şimdi öncekiler sonrakiler, yasaklar kurallar birbirine girdi. Ne yapacağımı kestiremiyorum. Bu şekilde yaşayıp gideceğim gibi duruyor. Ama hayatım bana hatırlatmıştı. Koskocaman bir kötü şey olacaktı. Besbelliydi. Neyse kelimesine gittikçe ısınmaya başladım. Neyse, en azından ironi çizgimin tam üstündeyim. Aşkım ve ben yani. İkimiz çizginin üstündeyiz. Hop desek düşeceğiz.


11 Temmuz 2010 Pazar 0 yorum

All of the Plans Are Meaningless

Amerikan Rüyası diye bir şey var mı? Gelecek hakkındaki planlar en azından birer anlam taşır mı? Hepimiz eninde sonunda birer varoluşçu muyuz? Belki henüz bunun farkında değiliz. Max ve Francis de değildi. Ama er ya da geç anladılar. Kabul edelim. Hayatlarımız anlamsızlık çukurunun derinliklerinde öylece duruyor. Kabul edelim ki elimizden hiçbir şey gelmeyecek!
Ah bir de unutmadan:
Max Millan: The god damn crows are scared.
Lion: No, crows are laughin'.
Max Millan: Nah, that's bullshit...
Lion: That's right, the crows are laughin'. Look, the farmer puts out a scarecrow, right, with a funny hat on it, got a funny face. The crows fly by, they see that, it strikes 'em funny, makes 'em laugh.
Scarecrow is one of the road movies that contain most elements of this genre. With two male characters, Max and Francis, it seems more like a buddy film. Similar to other buddy films, the two main characters of the film have opposite personalities and different sights of life. At the same time, they are complementary for each other. However, beside all of these obvious things, the film suggests that their lives are completely pointless. The characters don’t realize this in the movie at first but throughout the film they gradually find out some clues that points to the meaningless of their lives.
Max’s character is more pessimistic. He is more aggressive and because of this feature he was in prison. He’d like to fight in order to solve problems in his daily life. He never trust people and has no friends. He only has a plan for his own business and in order to keep this plan alive he tries every single way. He is on the road because he saved his money in a bank, in Pittsburgh and wants to get the whole money to found a car wash job. He doesn’t have children or wife, in other words he has no family which depends on him. On the other hand, Francis is just opposite of Max. He is optimistic and very funny person in comparison with Max. He believes in making people laugh and this is like his religion. He has a son and wife but he does not have a regular family relationships. He leaved them from their home five years ago, and his only purpose is to send them his all money. The reason why he is on the road is to give a present to his child back home. Max’s and Francis’ opposite characters also are obvious in their physical appearance. Max is a very big and tall man whereas Francis is short and skinny.
Those first impressions are very important for us because we start to see them in their characters and try to understand them in these measurements. While their journey, we see them trying to teach each other their own philosophy of life. In the hotel scene, Francis tries to convince Max that scarecrows do not make crows scared but make them laugh. According to Francis scarecrows have funny faces and hats then these make crows laugh. However, Max sees this picture from the other side. Max thinks that they are just scary for crows. This is one of the most important scenes in the film because it says a lot. We believe in Francis and see the changing of Max’s character on this way throughout the movie. Max believes in Francis too, but he recognizes this at near the end of the movie.
When they get in jail, Francis experienced an important situation that makes him believe in Max’s sight of world. He -probably- got raped and beaten. This experience tears apart him from his religion, making people laugh. After they get out of the prison, in the bar scene, when Max is about to fight, Francis gets mad at him and shows his anger. Max suddenly realizes that the only person he trusts is trying to keep him safe by being angry. Max starts to make laugh all people in the bar, plays a show. In this scene one of turning points comes true. Camera makes a close-up to Francis and we see him not laughing. This scene is remarkable because we see both Max and Francis changed. Making people laugh is no more funny for Francis but Max has some hopes now.
At the end of the film, when Francis hears very bad news from his ex-wife and he loses everything he had. First he lost the ability to make people funny and now he loses his child which is the last straw. He gives it another shot to make children on the public square. But he can’t make it. At this point, he realizes that his life is pointless. After Max takes him to the hospital, Max also realizes that he has nobody but Francis. Max is now ready to spend his all money which is his all life, without thinking. All of his money that he saved for car wash job now seems meaningless and insignificant for him. From now on, Max has no plan for planning his life and has nobody to keep his life meaningful.
2 yorum

Silence of God

Theo Angelopoulos'un "Silence" üçlemesinin son filmi olan Landscape in the Mist için Tanrı metaforu üzerinden yaptığım okuma:

*Metnin ingilizce olmasının sebebi "Avrupa Sineması" dersimin ödevi olmasından kaynaklanıyor.


Silence of God

Landscape in the Mist is the last film of Theo Angelopoulos’s “Trilogy of silence”. The film is about a story of two children who start a journey to find their father. In fact, even from this sentence, we easily recognize the figure of the father is the primary metaphor for the entity of God. There are several figures that remind us and the characters that God’s in silence. He only reminds himself but never intervenes the events that the children struggle with.



One of the figures, and the most obvious one, is the tree. The tree appears at the end of the film. Orestes, the actor who helps the children, finds an empty film strip on the floor in one of the scenes. He says that he saw a tree on the strip and he tries to show it to the children. But they can’t see the tree. Actually, this is the first appearance of God in the film. This tree figure reminds us the “Tree of Life”. Tree of Life is the metaphor for the livelihood of the spirit, in mythology. It means eternity in most mythologies and it is the way to God. “If you find the Tree of Life, you find the God.” In this scene, children can’t see the tree because they have some more jobs to do and some more distances to cover. Therefore this is not the right time to find the father.



Another figure that represents the metaphor of God is the giant hand sculpture. God reminds himself again by appearing from the sea which is the ultimate mother of the mankind in mythology. The first finger of the sculpture is torn apart. The first finger points something and gives orders and directions. This sculpture makes the children desperate because he says that he couldn’t give the directions. Therefore they have to find out their directions and the right way. In this scene, sculpture is removed from them to the sky by the helicopter of the army. This scene basically shows how miserable the human in the new world that is governed by the state and the technology which is projected to us as a monster in the whole film. Angelopoulos brings back that new world which is governed by this monster technology in the scene that a man with a car trails along a horse in the street. The children watch the horse dying. And this is another figure that destroys our hopes about the God’s power on human beings. The horse is the figure of the holly power of God. In the primitive ages, the horse is the symbol of power. However in the new world human with the power of the technology kills the horse, the power of God. Therefore we completely believe that God’s in silence now.

One of the most tangible figures is the third character, Orestes that represents the silence of God. Orestes is an actor in a theatre group. He is also despised by the new world just like another artist, violinist, in the film. Orestes is a mentor to the children on their journey to find their father. Again in mythology, Agamemnon’s and Klytemnestra’s son Orestes kills his mother because she had an affair with someone. Klytemnestra also killed her husband Agamemnon. I believe that the name of the character is not a coincidence in the film because Orestes loves his father and he is the one who guides the children which loves their father more than their mother. However, his guidance is not forever because he is one of the losers of the new world and God again does not solve this problem for the children because he is in silence for them.

In the first part of the film, we listen to some monologues as the letters that are supposed to be sent to their father but never be sent. We know that their father doesn’t even exist. But Angelopoulos surprises us at the end of the film. He shows the tree of life from the mist and says that the children actually find their ultimate father and their letters are sent now.
 
;