"Sanıyorum yok."
"Sanıyorum yok."
Bu rüyalar yetmiyordu. Benim gerçek bir oyuna ihtiyacım vardı. Aylarca Yavuz'un tekrar aramasını ve babam sana bir mektup bırakmış, demesini bekledim. O mektubu almaya gidecektim. Büyük Venedik Oteli'nin lobisinde parlak tabakların, bardakların, çatal ve bıçakların bir tanım gibi öylece durduğu masada mektubu okuyacaktım. İçinde, her unuttuğumda açıp bakacağım, mutluluk oyununun tarifi olacaktı. Neredeyse bir yemek tarifi gibi, içindekiler, yapılışı ve afiyet olsun. Hepsi olacaktı.
"Kelimelerin ağzından çıkıp bana doğru gelirken eriyip buharlaşmasını izliyorum. İyi ki. Kelimeler öldürür bu zayıf bedeni."
Kitabın arkasındaki "Alışılmadık bir Gülsoy kitabı bu..." cümlesi başta küçük bir ön yargı yaratıyor ancak roman daha en başından yazarın izlerini belli ediyor. Murat Gülsoy kelimeleri ustaca birleştiren, parçaları en doğru bütüne dönüştüren bir yazar. Alışılmadık olansa bu kez bütünü parçalara bölen ve kelimeleri birleştirememenin ustalığını gösteren bir romanla karşımıza çıkması.
Her bölüm kahramanın sarı kağıtları ve bütün kitabın bir sonu vurgulaması gibi her son cümle bir başlık. Biçimsel olarak kitabın vitrininde ilk olarak bu çarpıyor göze. Ancak ilerledikçe romanın gerçek sihri ortaya çıkıyor. Okuyucu her şeyi unutan adamın gözünden görüp onun bildiğinden, hatırladığından ötesine gidiyor. Roman kahramanını hapsedip okuyucusunu azad ediyor belki başka bir deyişle.
Benim için kitabın duygusal zemini, bir yazarın geçmişini unutması ve birilerinin bu geçmişi kendilerine göre yeniden inşa ediyor olma ihtimalinin ağır endişesi. Birileri onun kelimelerini alıyor ve yazarın kendi cisminden başka bir dünyanın cisimlerini yaratıyor. Bu birileri belki maden işçileri, belki kendi dilindeki kadın belki de yazarın mürekkebini enjektöre akıtan hemşire. Tam bu noktada roman bir Murat Gülsoy romanı olduğunu hatırlatıyor. Bir yazar var ancak kanı siyah ve mürekkepten... Bu yazar olsa olsa başka bir yazarın siyah mürekkebinden oluşan bir karakter olabilir.
Romanın önemli kirişlerinden biri de karakterin elinde kalan son gerçek şeyin oğlu ile ilişkisi olması. Bu açıdan da bir tür borç ödeme olduğunu düşündürdü bana. Hem baba hem oğul tarafından ödenmemiş bir borcun ağırlığı, çabalayan didinen ancak borcunu bir türlü ödeyemeyen iki Adem. Babaları ölmeden ölemeyen iki adam.
Roman hakkında söylenecek çok şey var ancak üzerimde şiirsel sinemanın etkisine benzer bir etki bıraktığı için düşüncelerimin birçoğunu kendime saklayacağım. Nisyan benim için Gülsoy'un akıcı kurmacalarının arasında bu kez yukarıdan aşağıya akan bir derinlik sarhoşluğu...
Çoğullama
Seviyoruz, bir sevilme içgüdüsüyle
Bu bizim yüzümüzde ufacık çizgiler oluyor - acaba?
Evet, çok değil konuşurken düzeltiyoruz
Orayı burayı topluyoruz, yeriyse çocuklarımızı öpüyoruz
Ama biliyorsunuz ki gene de
Hepimiz, işte hepimiz
Bitmenin, tükenmenin yorgunluğu içinde.
Gözler mi? Tavana dikili, hayır, pencereye
Yağmalar, sürgünler, yangınlar içinde
Çünkü bu boşluk; tüneller, çukurlar, kapkacak ağızları
Mağaralar, denizler, gökyüzleri değil de
Bu boşluk, o bir türlü dolduramadığımız, o
Orman, dağ, kısacası evrenle.
Biz bu lavanta kokularını bilmeden taşıyoruz
Biz bu tavana bilmeden eski rengine boyuyoruz
Bu bizim terliklerimizde ufacık güller oluyor - acaba?
Evet, çok değil, onları bilmeden hoşa gideriyoruz
Sormayın, ama sormayın, bilmeden aralık tutuyoruz kapılarımızı
Bilmeden bekliyoruz, bilmeden uyuyoruz sabahlara değin
Kim bilir, belki de biz
Tanrısıyız en olunmaz şeylerin.
Bu bizim en düzenli hareketimiz: olmak
Asılıp kalmışız sokak fenerlerine
Asılıp kalmışız öyle, görenler bizi görüyor
Görenler bizi görüyor ve gidip geliyoruz dikkatle
Doğrusu, niye saklayalım, hepimiz bunu yapıyoruz
Ama biz yaşıyorken de bunu yapıyoruz sadece
Cansız
Ve gidip geliyoruz dikkatle.
Biz bu kendimizi boşuna soruyoruz kendimize
Boşuna asıyoruz onları, boşuna öldürüyoruz
Bu bizim gözlerimizden ufacık şeyler geçiyor - acaba?
Evet, çok değil, bakışırken düzeltiyoruz
Biz ne garip şeyleriz ki; doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz
Ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak
Ben biliyorum, yalan mı, siz de biliyorsunuz.
Tam ümidimi keseceğim sırada bu evin camındaki 'kiralık' yazısını görmüştüm. Tabanlarım, yürüdükçe uzalıp kısalan sokaklarda gezinmekten şişmiş, karnım da çok acıkmıştı. Karnım acıktığında her şeyden çabucak vazgeçen biriyimdir. Tereddüt etmeden tuttum evi. Evin canımı sıkan tek yanı, kirden yapış yapış olmuş duvar kağıtlarıydı. Ben basit bir adamımdır. Basit kelimesi her konuda bir numaralı sıfatım olmuştur. Yalnızlığım da zannederim bundandır. Bu duvar kağıtlarını tek tek söküp, mis gibi, tertemiz boyayacaktım her yeri.
Kendimden bahsetmekten pek hoşlanmam ancak kafamın bulanıklığını belki kendimin farkına vararak berraklaştırabilirim. Otuz iki yaşındayım. Bir bankada çalışıyorum. Her gün gürültüden ve zorunlu güleryüzlülükten yorularak dönüyorum eve. Evli değilim. Kadın arkadaşlarım var ama hiç sevgilim olmadı. Geyik muhabbetini severim ama nadiren dahil olurum bu muhabbetlere. Çok kitap okurum. Ama en çok sevdiğim yazar yoktur. Aslında benim en çoklarım hiç olmadı. Ya severim ya sevmem; bu kadar. Okuduğum eserlerdeki karakterlere de özenmemişimdir hiç. Sadece onları anlamaya çalışmışımdır. Ancak bu eve taşındıktan sonra bu tavrımın beni ne kadar yorduğunu ve yavaş yavaş asıl içimden geçenlere yenik düşebileceğimi büyük bir şok etkisiyle fark ettim.
Salonun ve küçük odanın duvar kağıtlarını söktükten sonra sıra yatak odasınınkine gelmişti. Yatak odasını da tamamlayınca evi güzelce boyamaya başlayacaktım. Üç duvarınkini söktüm. Dördüncü duvar, yatağın tam karşısındaki duvardı. Bir hışımla tepeden aşağıya hızla çektim kağıdı. Bir sokaktan başka bir sokağa tam köşeden döndüğünüzde, karşınıza aniden biri çıkar ve sıçrarsınız ya, işte aynen öyle yerimden şaşkınlıkla sıçradım. Duvarın ortasında kapkara bir boyayla “YAŞANMAZ” yazıyordu. Tam o anda bütün her şeyin bir anlığına yok olduğunu, dünyada yalnızca benim ve bu kağıtsız duvarın var olduğunu hissettim. Bütün okuduğum romanlar şu meşhur film şeridinin içinde kendini hatırlatıyor, karakterlerse gülümseyerek el sallıyorlardı. Tabii bütün bunlar aklımın oynadığı anlık gündüz düşleri, oyunlardı. Sonra hepsi teker teker kayboldu ancak bir tanesi hala duruyordu. Yusuf Atılgan'ın Yaşanmaz'ı! Dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim ve hemen yatağa attım kendimi. Evimin duvarında, dev bir yaratığın gölgesi gibi “Yaşanmaz”, yazıyordu. Üstelik daha da korkunç olan benim bu Yaşanmaz'ın Yusuf Atılgan'ın Yaşanmaz'ı olduğuna daha o saniyede inanmış olmamdı. Ben basit bir adamdım. Bankada çalışan kendinden yalnızca birkaç cümleyle bahsedebilen yalnız ve basit bir adamdım. Neden bu yazı benim karşıma çıkıyordu ki! Evet, belki bir bakıma ben de aylak bir adamdım. Ancak bu yazıyı bulmak eminim benden daha aylak birine nasip olmalıydı. Böyle acı bir tesadüfü 'nasip' diye adlandırmak gülünç olurdu. Bu başka bir şeydi. Ellerimin titremesi geçince, kendimde tekrar ayağa kalkacak gücü bulunca odanın içinde gezinmeye başladım. Çekmeceleri, boş rafları incelemeye başladım. İnsan ne aradığını bilmediğinde her şey daha da karmaşıklaşıyor. Ne var ki bu cümle aklımdan henüz geçmişti ki çekmecelerin birinde bir kağıt buldum. Biri el yazısıyla şunları yazmıştı kağıda:
Kolumu tutmuş, üstümü başımı silkiyordu. Ötekilerden biri değildi. Yüzümü silerkenki bakışı vardı. İçimde bir eziklik, kudurgan bir sevgi büyüdü birden. Kafamda her şey yerli yerine oturdu. Üstümü silkmişti. Pisliğin içinde işi yoktu onun. Öylesine yeğindim ki, hop desem uçacaktım; sivrisinek gibi. Şimdi kendimi öldürebilirdim.*
“Yaşanmaz”ı bulan adam...
Kağıt sararmış filan değildi, çok eskiden kalmışa benzemiyordu. Yaşanmaz'ı bulan adam yazmıştı demek bu kağıdı. Yani, bu kağıt bir intihar mektubu muydu? Besbelli öyleydi. Kim bilir kaç tane vardı bu adamlardan. Ben de Yaşanmaz'ı bulan bir diğer adamdım. Karnım acıkmıştı. Mutfağa gittim. Sepetten havanın elini alıp iç cebime koydum. Sokağa çıktım. Galiba bütün dünya bana da bir yaşama borçluydu.
*Yusuf Atılgan - Yaşanmaz
**Resim: mavimelek.com

Oğuz Atay
http://vimeo.com/16322122
Filmin künyesi:
yönetmen: ilke keleşoğlu
senarist: ilke keleşoğlu
yapımcı: çamur films
yürütücü yapımcı: ahmet keleşoğlu
görüntü yönetmeni: alpgiray m. uğurlu
ses: uğur savcı
yardımcı yönetmen: tufan kesen
storyboard: türkan keleşoğlu
tiyatro işık: yaşar serindağ
oyuncular: murat uysal, halil uzel, s. umut kaya, irem akçay, şeniz karaöz, cafer ilhan, atakan aktaş, özlem çolak, ümit kutbay, ahmet erdoğan, ayhan budak


İçim sıkılıyordu. Uzun süredir, vermek zorunda kaldığım kararların sonuçlarıyla uğraşıyordum. Daha çok onlar benimle uğraşıyorlardı, bana eziyet ediyorlardı demeliyim aslında. Çünkü bunu söylemezsem yani bu sonuçların benden üst bir varlıkmış gibi bana eziyet ettiklerini düşünüyor olduğumu dürüstçe belirtmezsem, hayatta hep üzerinde gidip geldiğim ironi çizgisinden feci bir şekilde uzaklaşmış olacağım. Kafa karıştıran şeyleri severim ama şu anda yapmak istediğim şey bu olmadığından doğrudan hikâyeme geçeceğim.
İç sıkıntımın sebebi içinde bulunduğum hayatın beni yorması, istemediğim birçok şeyi yaparken istemesem neden yapayım düşüncesi ve bir de bu sıkıntıyı yalnızca benim yaşıyor olduğuma dair saplantılı inancımdı. Üçüncü sebep bir sözcüğü tanımlarken sözcüğün kendisini kullanmak gibi amatörce dursa da şimdilik sizden bunu göz ardı etmenizi ve daha sonra bunu hatırlamak üzere hafızanızda yakın bir yerlere not etmenizi isteyeceğim.
Okuduğum okul/bölüm, yakın arkadaşlarım, belediye otobüsleri, sırt çantam ve buna benzer başkalarına beni bir çırpıda tanıtabilecek birçok şey, beni yaşadığım sıkıntının farkındalığına zorluyor ve sanki uzun tırnaklarıyla kulağımdan çeker gibi zorla bu sıkıntının kaynağına doğru sürüklüyordu. Buna müthiş bir zıtlıkla ve başarıyla kendini hissettiren başka mevzuysa modern insanın hayatına denk düşen hemen her şeyin adım adım benim hayatımda da yer ettiği gerçeğiydi. Üniversite bitecek, iş sahibi olacaktım. Bir müddet para biriktirecek ve evlenecektim. Çocuk sahibi olmadan önce belki bir müddet daha para biriktirecek, yıllık izinlerimi hepsi dâhil otellerde renk ve ses gürültüsü içinde daha da yorularak harcayacak ve kaldığım yerden ömürlük yorgunluğuma devam edecektim. Çocuğum olduktan sonrasını kelimeye dökemeyecek kadar korkmuş ve şaşkın olduğum için bu, tornavida nasıl yapılır türü belgesele bir son veriyorum.
Bir süre bu garip olduğunu zannettiğim ama birçoğunuz için son derece sıradan olan analizlerle meşgul oldum. Bu analizlerden ne zaman vazgeçtiğimi hiç hatırlayamıyorum. Sıkıntıma bir çözüm bulmuş gibiydim. Sanatsal aktivitelere zaman ayırmaya başlamış, geçici huzurumun tadını çıkarıyordum. Sinema, edebiyat, felsefe, sosyoloji ve psikoloji üzerine aldığım seçmeli derslerle vakit geçiriyor ben de aktif olarak bu alanlardan birinde rol almalıyım diye düşünüyordum. Böyle anlarda iç sıkıntımdan eser kalmıyordu. Yani sanatsal anlamda zaten benliğimde ya da genlerimde var olan pasif yeteneklerimi aktivasyona geçirecek olmanın telaşına ve hevesine kapılıyordum. Doğal olarak içim sıkılmıyordu. Bu bir tür kutuplaşma meselesi bence. Heves ve sıkıntı ters kutuplar gibi davranıyor.
Amatörlük seviyesinden bir adım yukarı çıkamadan birtakım yeteneklerimi konuşturmaya başlamıştım. Öyküler, senaryolar yazıyor, film setlerinde görev alıyordum. Huzur beni bu sularda buluyor gibi bir durumum vardı. Ancak zaman zaman olduğu gibi yine ironi çizgimden kaydığımı sevgili hayatım bana inceden hissettirmeye başlamıştı. Kötü şeyler olmuyordu. Bu da iyiye işaret değildi. Geç kalmış küçük kötü şeylerin yerini koskocaman büyük bir kötü şeyin alacağı düşüncesi huzurumu bozmaya başlamıştı. Bir gariplik vardı. Ve bu seferki öncekiler gibi sıradan bir gariplik değildi. Bu seferki maddesel tatminsizlikten öte bir şeydi. Böylesine mahrem, böylesine beş duyuyla algılanmaktan kilometrelerce uzak bir durumu nasıl anlatsam bilemiyorum. Sanki ruhumda bir türlü doyuramadığım yüzlerce kurabiye canavarı vardı ve ben her tarafı kakaoya bulanmış önlüğümle fırına durmadan yeni tepsiler sürüyordum. Okudukça, izledikçe, dinledikçe içimdeki boşluk bir çeşit bulantı hissine dönüşüyordu. Gözlük numaramdaki akıl almaz düşüş hayatın beni kulağımdan cazgırca çekiştirdiği günleri hatırlatarak canımı acıtmış, bilerek toza dumana buladığım şeyleri saldırgan bir berraklıkla gözlerimin önüne sermişti. Bu kez çaresiz kaldığımı kendime itiraf etmeliydim. Geceleri bildiğim birkaç önemli sureyi ve duayı okumayı bırakalı temizinden üç yıl olmuştu. Tanrıdan bu denli uzaktayken birilerinden, bir şeylerden yardım beklemek gülünç olurdu. Çok fazla zaman kaybetmeden, her şey dâhil otellerin fiyatlarına bir göz atmalıydım.
Oteldeki bir haftamı, havuzdan ve bardan gelen gürültü cümbüşüne aldırmadan, her şey hariç, yalnızca Sartre’ın Bulantı’sı ve Camus’nün Yabancı’sından aldığım notları tekrar tekrar okuyarak geçirmiştim. Varoluşçuluk… Şaşılacak şeydi. Kitapları ilk okuduğumda beni bu kadar cezbetmeyen bu felsefi akım, bir haftada her yanımı kuşatmıştı. Bütün tanımlara tıpatıp uyuyordum. Şu ana kadar size kendimden başka hiç kimseden bahsetmeyişim düpedüz bireyselcilikten yana olduğumu söylemiyor mu? Huzursuzluğun bulantıya dönüşümü? Verdiğim kararları, vermek zorunda oluşum şeklinde tanımlamam? Unuttuğum sureler ve dualar? Hepsi benim su götürmez bir varoluşçu olduğumu kanıtlıyordu. Bütün vücudumu asla iflah olmayacağına inandığım bir korku sarmıştı. İç sıkıntısı geri gelmişti. Korku her şeyi başa sarmış hafızam çamaşır suyuyla yıkanmışçasına silikleşmişti. Tek istediğim varlığımı Türk varlığına armağan ettiğim ilkokul günlerime geri dönmekti.
İşte iç sıkıntım kendi kendini tanımlamaya çalışan bir sözcük gibiydi. Bir yandan çabasının boşa olduğuna inanıp umutlanıyor bir yandan da evrenin anlamsızlığı ve saçmalığından doğan kuralsızlığı hatırlayıp düşmanımın gücünün ayırtına varıyordum. Bu yeni gelgitlerim beni bir süre böyle rahatsız etti. Ancak bir gün internette gezinirken, daha önce kodladığım bir bilgiyi hafızam bayram misafirine şeker uzatırcasına bir kibarlıkla buyur etti. İç sıkıntısı var olmanın getireceği sonsuz hafifliği hak etmem için yaşamak zorunda olduğum bir formaliteydi. O kadar da korkulacak bir şey yoktu. Hatta bu sıkıntıyı bunca zaman gururla yaşadığım için kendimi iyi hissetmeliydim. Neredeyse mutlu olmalıydım diyeceğim ve ironi çizgimle tekrar buluşacağız.
Bundan sonraki günler sıkıntımı kendimi topluluklardan, arkadaşlardan ve kurallardan uzak tutmaya çalışarak yaşadım. Otobüslerde yaşlı teyzelere yer vermek zorunda olmayışım ulaşım sorunlarımı bir hayli çözmüş gibiydi. Sadece yeni bir utanç duygusu gelişmişti bende. Daha önceki yaşantımda katıksız bir aptal oluşum her geçen gün beni daha da utandırıyordu. Şimdiki gururlu halim daha önceki pısırık halimi bir bulsa bir kaşık suda boğardı. Öyle gururluydum ki hop desem uçacaktım. Benden daha üst bir varlık, kararların işkenceci sonuçları filan tarihe karışmıştı. İç sıkıntım yalın ve temiz haliyle gururumu besliyor iç seslerimi kuvvetlendiriyordu. “Sen tam bir varoluşçusun!” İç seslerimi de iç sıkıntımı da çok seviyordum. Sevgi konusunda nasıl davranacağıma henüz karar vermesem de biliyordum. Sıkıntımı seviyordum. Elbette sevgi bana her şeyi unutturacak güçte bir duygu değildi. Benliğimi kontrolsüzce sarmasına asla izin vermezdim. Ne yapıp edip sıkıntımla aramdaki mesafeyi korudum.
Bir yıla yakın bir süre bu sağlam kararlılıkla yaşadım. Her şeyi reddederek varoluşçuluğu kabul ettim. Artık fal baktırmıyordum örneğin. Astroloji, burçlar, tarot falları… Hepsi saçmalığın daniskasıydı. Ben var olmamışken doğduğum gün, hakkımda hangi cüretle yargıda bulunabilirdi? Buna benzer bir sürü saçmalıktan tamamıyla vazgeçtim. Rafine bir özlük duygusuna kapılmış gidiyordum. Okuduklarım, izlediklerim, dinlediklerim benle aynı eksende duruyordu. Hep beraber sıkılıyorduk. Ama biliyorduk ki bu, gelişmenin habercisiydi.
Bir gün beklenmedik bir şekilde bu sürecin bir yıl olduğuna karar veren olay gerçekleşti. İç sıkıntımla yapışık ikizler gibiyken öyle bir şey oldu ki bizi birbirimizden ayırmayı başardı. Bunun olacağı sizin de aklınıza gelmezdi biliyorum. Benim anlata anlata bitiremediğim şu meşhur iç sıkıntım nasıl olacaktı da beni terk edip gidecekti? Sartre ne olacaktı? Ya Camus? Camus bir varoluşçu olmayı reddetti ama hepimiz onun da kafasının biraz karışık olduğunu bilmiyor muyduk? İç sıkıntısı biz gururlarını tek başına yaşayanların kaderi değil miydi? Nasıl oldu da ben birdenbire bu kaderden sapabildim?
Katıksız bir aptal olduğumu söylemiş miydim? Yermekten tarumar ettiğim saçmalıkları sıralarken nasıl da geriniyordum değil mi? Şimdi basitçe kanıma işleyen bir aşk yüzünden tek yoldaşım iç sıkıntımı kaybettim. Evet, âşık oldum. Kurabiye canavarları yerlerini her yerde söylendiği gibi kelebeklere bıraktı. Felsefi akımlar vız geldi. Gurur perdesi yerle yeksan oldu. Aşk konusuna daha önceden çalışsam fena olmayacaktı. Tamamen hazırlıksız yakalandım. Şimdi öncekiler sonrakiler, yasaklar kurallar birbirine girdi. Ne yapacağımı kestiremiyorum. Bu şekilde yaşayıp gideceğim gibi duruyor. Ama hayatım bana hatırlatmıştı. Koskocaman bir kötü şey olacaktı. Besbelliydi. Neyse kelimesine gittikçe ısınmaya başladım. Neyse, en azından ironi çizgimin tam üstündeyim. Aşkım ve ben yani. İkimiz çizginin üstündeyiz. Hop desek düşeceğiz.
Max Millan: The god damn crows are scared.
Lion: No, crows are laughin'.
Max Millan: Nah, that's bullshit...
Lion: That's right, the crows are laughin'. Look, the farmer puts out a scarecrow, right, with a funny hat on it, got a funny face. The crows fly by, they see that, it strikes 'em funny, makes 'em laugh.
Silence of God
*Metnin ingilizce olmasının sebebi "Avrupa Sineması" dersimin ödevi olmasından kaynaklanıyor.
Silence of God
Landscape in the Mist is the last film of Theo Angelopoulos’s “Trilogy of silence”. The film is about a story of two children who start a journey to find their father. In fact, even from this sentence, we easily recognize the figure of the father is the primary metaphor for the entity of God. There are several figures that remind us and the characters that God’s in silence. He only reminds himself but never intervenes the events that the children struggle with.

One of the most tangible figures is the third character, Orestes that represents the silence of God. Orestes is an actor in a theatre group. He is also despised by the new world just like another artist, violinist, in the film. Orestes is a mentor to the children on their journey to find their father. Again in mythology, Agamemnon’s and Klytemnestra’s son Orestes kills his mother because she had an affair with someone. Klytemnestra also killed her husband Agamemnon. I believe that the name of the character is not a coincidence in the film because Orestes loves his father and he is the one who guides the children which loves their father more than their mother. However, his guidance is not forever because he is one of the losers of the new world and God again does not solve this problem for the children because he is in silence for them.
In the first part of the film, we listen to some monologues as the letters that are supposed to be sent to their father but never be sent. We know that their father doesn’t even exist. But Angelopoulos surprises us at the end of the film. He shows the tree of life from the mist and says that the children actually find their ultimate father and their letters are sent now.

