1 Ocak 2011 Cumartesi 0 yorum

DONDURMACININ ÇIRAĞI


"Azıcık pişmanlığa benzemiyor mu bu rahatlık? diye düşündüğüm oluyor. Hayır hayır! Pişmanlığın tadı da başkadır. Ah küsüşüne, küstürdüğüme pişman olabileceğim bir arkadaşım olsa da gidip ayaklarına kapansam!.. Çocuklar gibi "Yalvarma!" dese de yine konuşmasa. O güzel pişmanlık hissi çocuklukta kaldı. Şimdi nerede? Ara ki bulasın. Sonuna kadar küsüp yeni dostluklar kuracağız. Bu iş sonuna kadar böyle gidecek. Kim bilir belki de bu böyle olduğu için, tecessüsümüz hiç eksilmeden yeniden yeniye doğduğu için yaşamak insanlarla beraber güzel değilse bile çekici bir şeydir."

Sait Faik Abasıyanık
28 Aralık 2010 Salı 0 yorum

Kendini Fark Eden Hikayeler


Arşivlerde yer etmeli klişesini ben de destekliyorum ve mutlaka okunmalı diyorum Murat Gülsoy'un yeni öykü kitabı Tanrı Beni Görüyor mu? için.

Aslında yeni öyküleri yok. Ama Kendini Fark Eden Hikayeleri derlediği bir kitap.

Birkaç tane alıntı da burada:

"Aklıma dizelerin geldi, evet... Ama o anda bunları söylemek o kadar abes olurdu ki. Şiir söylenemiyorsa aşktan söz edilmiyor demektir." - Şaire Mektuplar

"Hayat ağacının kökleri dolanıyor boynuma. Daha fazla sorgulamamı isterdin. Denedim. Soruların azalmasıymış yaşlanmak. Ben cevapları hiç merak etmedim ki..." - In Medias Res

"İnsan iyi bir suskunluk içinde kendini tamamen yitirebilir." - Yazı Çölü
14 Eylül 2010 Salı 0 yorum

Takma Dişler - Kısa Film

Filmi tamamladık!!! Buradan izleyebilirsiniz.

http://vimeo.com/16322122

Filmin künyesi:

yönetmen: ilke keleşoğlu
senarist: ilke keleşoğlu
yapımcı: çamur films
yürütücü yapımcı: ahmet keleşoğlu
görüntü yönetmeni: alpgiray m. uğurlu
ses: uğur savcı
yardımcı yönetmen: tufan kesen
storyboard: türkan keleşoğlu
tiyatro işık: yaşar serindağ
oyuncular: murat uysal, halil uzel, s. umut kaya, irem akçay, şeniz karaöz, cafer ilhan, atakan aktaş, özlem çolak, ümit kutbay, ahmet erdoğan, ayhan budak



İlk kısa filmim "Takma Dişler"le karşınızdayım efendim. Kadim sevdiklerim sayesinde filmi tamamlamış olmanın haklı huzurunu yaşıyorum. Şimdilik gurur yok. Gururu siz duyacaksınız. Filmin kurgusunu henüz tamamlamadık. Ama ben bir fikir vermesi açısından kısa bir teaserla sizlere bir nevi ön izleme yapıyorum. Teaserım teaser olsun mu???

22 Ağustos 2010 Pazar 11 yorum

İÇ SIKINTISI



İÇ SIKINTISI

İçim sıkılıyordu. Uzun süredir, vermek zorunda kaldığım kararların sonuçlarıyla uğraşıyordum. Daha çok onlar benimle uğraşıyorlardı, bana eziyet ediyorlardı demeliyim aslında. Çünkü bunu söylemezsem yani bu sonuçların benden üst bir varlıkmış gibi bana eziyet ettiklerini düşünüyor olduğumu dürüstçe belirtmezsem, hayatta hep üzerinde gidip geldiğim ironi çizgisinden feci bir şekilde uzaklaşmış olacağım. Kafa karıştıran şeyleri severim ama şu anda yapmak istediğim şey bu olmadığından doğrudan hikâyeme geçeceğim.

İç sıkıntımın sebebi içinde bulunduğum hayatın beni yorması, istemediğim birçok şeyi yaparken istemesem neden yapayım düşüncesi ve bir de bu sıkıntıyı yalnızca benim yaşıyor olduğuma dair saplantılı inancımdı. Üçüncü sebep bir sözcüğü tanımlarken sözcüğün kendisini kullanmak gibi amatörce dursa da şimdilik sizden bunu göz ardı etmenizi ve daha sonra bunu hatırlamak üzere hafızanızda yakın bir yerlere not etmenizi isteyeceğim.

Okuduğum okul/bölüm, yakın arkadaşlarım, belediye otobüsleri, sırt çantam ve buna benzer başkalarına beni bir çırpıda tanıtabilecek birçok şey, beni yaşadığım sıkıntının farkındalığına zorluyor ve sanki uzun tırnaklarıyla kulağımdan çeker gibi zorla bu sıkıntının kaynağına doğru sürüklüyordu. Buna müthiş bir zıtlıkla ve başarıyla kendini hissettiren başka mevzuysa modern insanın hayatına denk düşen hemen her şeyin adım adım benim hayatımda da yer ettiği gerçeğiydi. Üniversite bitecek, iş sahibi olacaktım. Bir müddet para biriktirecek ve evlenecektim. Çocuk sahibi olmadan önce belki bir müddet daha para biriktirecek, yıllık izinlerimi hepsi dâhil otellerde renk ve ses gürültüsü içinde daha da yorularak harcayacak ve kaldığım yerden ömürlük yorgunluğuma devam edecektim. Çocuğum olduktan sonrasını kelimeye dökemeyecek kadar korkmuş ve şaşkın olduğum için bu, tornavida nasıl yapılır türü belgesele bir son veriyorum.

Bir süre bu garip olduğunu zannettiğim ama birçoğunuz için son derece sıradan olan analizlerle meşgul oldum. Bu analizlerden ne zaman vazgeçtiğimi hiç hatırlayamıyorum. Sıkıntıma bir çözüm bulmuş gibiydim. Sanatsal aktivitelere zaman ayırmaya başlamış, geçici huzurumun tadını çıkarıyordum. Sinema, edebiyat, felsefe, sosyoloji ve psikoloji üzerine aldığım seçmeli derslerle vakit geçiriyor ben de aktif olarak bu alanlardan birinde rol almalıyım diye düşünüyordum. Böyle anlarda iç sıkıntımdan eser kalmıyordu. Yani sanatsal anlamda zaten benliğimde ya da genlerimde var olan pasif yeteneklerimi aktivasyona geçirecek olmanın telaşına ve hevesine kapılıyordum. Doğal olarak içim sıkılmıyordu. Bu bir tür kutuplaşma meselesi bence. Heves ve sıkıntı ters kutuplar gibi davranıyor.

Amatörlük seviyesinden bir adım yukarı çıkamadan birtakım yeteneklerimi konuşturmaya başlamıştım. Öyküler, senaryolar yazıyor, film setlerinde görev alıyordum. Huzur beni bu sularda buluyor gibi bir durumum vardı. Ancak zaman zaman olduğu gibi yine ironi çizgimden kaydığımı sevgili hayatım bana inceden hissettirmeye başlamıştı. Kötü şeyler olmuyordu. Bu da iyiye işaret değildi. Geç kalmış küçük kötü şeylerin yerini koskocaman büyük bir kötü şeyin alacağı düşüncesi huzurumu bozmaya başlamıştı. Bir gariplik vardı. Ve bu seferki öncekiler gibi sıradan bir gariplik değildi. Bu seferki maddesel tatminsizlikten öte bir şeydi. Böylesine mahrem, böylesine beş duyuyla algılanmaktan kilometrelerce uzak bir durumu nasıl anlatsam bilemiyorum. Sanki ruhumda bir türlü doyuramadığım yüzlerce kurabiye canavarı vardı ve ben her tarafı kakaoya bulanmış önlüğümle fırına durmadan yeni tepsiler sürüyordum. Okudukça, izledikçe, dinledikçe içimdeki boşluk bir çeşit bulantı hissine dönüşüyordu. Gözlük numaramdaki akıl almaz düşüş hayatın beni kulağımdan cazgırca çekiştirdiği günleri hatırlatarak canımı acıtmış, bilerek toza dumana buladığım şeyleri saldırgan bir berraklıkla gözlerimin önüne sermişti. Bu kez çaresiz kaldığımı kendime itiraf etmeliydim. Geceleri bildiğim birkaç önemli sureyi ve duayı okumayı bırakalı temizinden üç yıl olmuştu. Tanrıdan bu denli uzaktayken birilerinden, bir şeylerden yardım beklemek gülünç olurdu. Çok fazla zaman kaybetmeden, her şey dâhil otellerin fiyatlarına bir göz atmalıydım.

Oteldeki bir haftamı, havuzdan ve bardan gelen gürültü cümbüşüne aldırmadan, her şey hariç, yalnızca Sartre’ın Bulantı’sı ve Camus’nün Yabancı’sından aldığım notları tekrar tekrar okuyarak geçirmiştim. Varoluşçuluk… Şaşılacak şeydi. Kitapları ilk okuduğumda beni bu kadar cezbetmeyen bu felsefi akım, bir haftada her yanımı kuşatmıştı. Bütün tanımlara tıpatıp uyuyordum. Şu ana kadar size kendimden başka hiç kimseden bahsetmeyişim düpedüz bireyselcilikten yana olduğumu söylemiyor mu? Huzursuzluğun bulantıya dönüşümü? Verdiğim kararları, vermek zorunda oluşum şeklinde tanımlamam? Unuttuğum sureler ve dualar? Hepsi benim su götürmez bir varoluşçu olduğumu kanıtlıyordu. Bütün vücudumu asla iflah olmayacağına inandığım bir korku sarmıştı. İç sıkıntısı geri gelmişti. Korku her şeyi başa sarmış hafızam çamaşır suyuyla yıkanmışçasına silikleşmişti. Tek istediğim varlığımı Türk varlığına armağan ettiğim ilkokul günlerime geri dönmekti.

İşte iç sıkıntım kendi kendini tanımlamaya çalışan bir sözcük gibiydi. Bir yandan çabasının boşa olduğuna inanıp umutlanıyor bir yandan da evrenin anlamsızlığı ve saçmalığından doğan kuralsızlığı hatırlayıp düşmanımın gücünün ayırtına varıyordum. Bu yeni gelgitlerim beni bir süre böyle rahatsız etti. Ancak bir gün internette gezinirken, daha önce kodladığım bir bilgiyi hafızam bayram misafirine şeker uzatırcasına bir kibarlıkla buyur etti. İç sıkıntısı var olmanın getireceği sonsuz hafifliği hak etmem için yaşamak zorunda olduğum bir formaliteydi. O kadar da korkulacak bir şey yoktu. Hatta bu sıkıntıyı bunca zaman gururla yaşadığım için kendimi iyi hissetmeliydim. Neredeyse mutlu olmalıydım diyeceğim ve ironi çizgimle tekrar buluşacağız.

Bundan sonraki günler sıkıntımı kendimi topluluklardan, arkadaşlardan ve kurallardan uzak tutmaya çalışarak yaşadım. Otobüslerde yaşlı teyzelere yer vermek zorunda olmayışım ulaşım sorunlarımı bir hayli çözmüş gibiydi. Sadece yeni bir utanç duygusu gelişmişti bende. Daha önceki yaşantımda katıksız bir aptal oluşum her geçen gün beni daha da utandırıyordu. Şimdiki gururlu halim daha önceki pısırık halimi bir bulsa bir kaşık suda boğardı. Öyle gururluydum ki hop desem uçacaktım. Benden daha üst bir varlık, kararların işkenceci sonuçları filan tarihe karışmıştı. İç sıkıntım yalın ve temiz haliyle gururumu besliyor iç seslerimi kuvvetlendiriyordu. “Sen tam bir varoluşçusun!” İç seslerimi de iç sıkıntımı da çok seviyordum. Sevgi konusunda nasıl davranacağıma henüz karar vermesem de biliyordum. Sıkıntımı seviyordum. Elbette sevgi bana her şeyi unutturacak güçte bir duygu değildi. Benliğimi kontrolsüzce sarmasına asla izin vermezdim. Ne yapıp edip sıkıntımla aramdaki mesafeyi korudum.

Bir yıla yakın bir süre bu sağlam kararlılıkla yaşadım. Her şeyi reddederek varoluşçuluğu kabul ettim. Artık fal baktırmıyordum örneğin. Astroloji, burçlar, tarot falları… Hepsi saçmalığın daniskasıydı. Ben var olmamışken doğduğum gün, hakkımda hangi cüretle yargıda bulunabilirdi? Buna benzer bir sürü saçmalıktan tamamıyla vazgeçtim. Rafine bir özlük duygusuna kapılmış gidiyordum. Okuduklarım, izlediklerim, dinlediklerim benle aynı eksende duruyordu. Hep beraber sıkılıyorduk. Ama biliyorduk ki bu, gelişmenin habercisiydi.

Bir gün beklenmedik bir şekilde bu sürecin bir yıl olduğuna karar veren olay gerçekleşti. İç sıkıntımla yapışık ikizler gibiyken öyle bir şey oldu ki bizi birbirimizden ayırmayı başardı. Bunun olacağı sizin de aklınıza gelmezdi biliyorum. Benim anlata anlata bitiremediğim şu meşhur iç sıkıntım nasıl olacaktı da beni terk edip gidecekti? Sartre ne olacaktı? Ya Camus? Camus bir varoluşçu olmayı reddetti ama hepimiz onun da kafasının biraz karışık olduğunu bilmiyor muyduk? İç sıkıntısı biz gururlarını tek başına yaşayanların kaderi değil miydi? Nasıl oldu da ben birdenbire bu kaderden sapabildim?

Katıksız bir aptal olduğumu söylemiş miydim? Yermekten tarumar ettiğim saçmalıkları sıralarken nasıl da geriniyordum değil mi? Şimdi basitçe kanıma işleyen bir aşk yüzünden tek yoldaşım iç sıkıntımı kaybettim. Evet, âşık oldum. Kurabiye canavarları yerlerini her yerde söylendiği gibi kelebeklere bıraktı. Felsefi akımlar vız geldi. Gurur perdesi yerle yeksan oldu. Aşk konusuna daha önceden çalışsam fena olmayacaktı. Tamamen hazırlıksız yakalandım. Şimdi öncekiler sonrakiler, yasaklar kurallar birbirine girdi. Ne yapacağımı kestiremiyorum. Bu şekilde yaşayıp gideceğim gibi duruyor. Ama hayatım bana hatırlatmıştı. Koskocaman bir kötü şey olacaktı. Besbelliydi. Neyse kelimesine gittikçe ısınmaya başladım. Neyse, en azından ironi çizgimin tam üstündeyim. Aşkım ve ben yani. İkimiz çizginin üstündeyiz. Hop desek düşeceğiz.


11 Temmuz 2010 Pazar 0 yorum

All of the Plans Are Meaningless

Amerikan Rüyası diye bir şey var mı? Gelecek hakkındaki planlar en azından birer anlam taşır mı? Hepimiz eninde sonunda birer varoluşçu muyuz? Belki henüz bunun farkında değiliz. Max ve Francis de değildi. Ama er ya da geç anladılar. Kabul edelim. Hayatlarımız anlamsızlık çukurunun derinliklerinde öylece duruyor. Kabul edelim ki elimizden hiçbir şey gelmeyecek!
Ah bir de unutmadan:
Max Millan: The god damn crows are scared.
Lion: No, crows are laughin'.
Max Millan: Nah, that's bullshit...
Lion: That's right, the crows are laughin'. Look, the farmer puts out a scarecrow, right, with a funny hat on it, got a funny face. The crows fly by, they see that, it strikes 'em funny, makes 'em laugh.
Scarecrow is one of the road movies that contain most elements of this genre. With two male characters, Max and Francis, it seems more like a buddy film. Similar to other buddy films, the two main characters of the film have opposite personalities and different sights of life. At the same time, they are complementary for each other. However, beside all of these obvious things, the film suggests that their lives are completely pointless. The characters don’t realize this in the movie at first but throughout the film they gradually find out some clues that points to the meaningless of their lives.
Max’s character is more pessimistic. He is more aggressive and because of this feature he was in prison. He’d like to fight in order to solve problems in his daily life. He never trust people and has no friends. He only has a plan for his own business and in order to keep this plan alive he tries every single way. He is on the road because he saved his money in a bank, in Pittsburgh and wants to get the whole money to found a car wash job. He doesn’t have children or wife, in other words he has no family which depends on him. On the other hand, Francis is just opposite of Max. He is optimistic and very funny person in comparison with Max. He believes in making people laugh and this is like his religion. He has a son and wife but he does not have a regular family relationships. He leaved them from their home five years ago, and his only purpose is to send them his all money. The reason why he is on the road is to give a present to his child back home. Max’s and Francis’ opposite characters also are obvious in their physical appearance. Max is a very big and tall man whereas Francis is short and skinny.
Those first impressions are very important for us because we start to see them in their characters and try to understand them in these measurements. While their journey, we see them trying to teach each other their own philosophy of life. In the hotel scene, Francis tries to convince Max that scarecrows do not make crows scared but make them laugh. According to Francis scarecrows have funny faces and hats then these make crows laugh. However, Max sees this picture from the other side. Max thinks that they are just scary for crows. This is one of the most important scenes in the film because it says a lot. We believe in Francis and see the changing of Max’s character on this way throughout the movie. Max believes in Francis too, but he recognizes this at near the end of the movie.
When they get in jail, Francis experienced an important situation that makes him believe in Max’s sight of world. He -probably- got raped and beaten. This experience tears apart him from his religion, making people laugh. After they get out of the prison, in the bar scene, when Max is about to fight, Francis gets mad at him and shows his anger. Max suddenly realizes that the only person he trusts is trying to keep him safe by being angry. Max starts to make laugh all people in the bar, plays a show. In this scene one of turning points comes true. Camera makes a close-up to Francis and we see him not laughing. This scene is remarkable because we see both Max and Francis changed. Making people laugh is no more funny for Francis but Max has some hopes now.
At the end of the film, when Francis hears very bad news from his ex-wife and he loses everything he had. First he lost the ability to make people funny and now he loses his child which is the last straw. He gives it another shot to make children on the public square. But he can’t make it. At this point, he realizes that his life is pointless. After Max takes him to the hospital, Max also realizes that he has nobody but Francis. Max is now ready to spend his all money which is his all life, without thinking. All of his money that he saved for car wash job now seems meaningless and insignificant for him. From now on, Max has no plan for planning his life and has nobody to keep his life meaningful.
2 yorum

Silence of God

Theo Angelopoulos'un "Silence" üçlemesinin son filmi olan Landscape in the Mist için Tanrı metaforu üzerinden yaptığım okuma:

*Metnin ingilizce olmasının sebebi "Avrupa Sineması" dersimin ödevi olmasından kaynaklanıyor.


Silence of God

Landscape in the Mist is the last film of Theo Angelopoulos’s “Trilogy of silence”. The film is about a story of two children who start a journey to find their father. In fact, even from this sentence, we easily recognize the figure of the father is the primary metaphor for the entity of God. There are several figures that remind us and the characters that God’s in silence. He only reminds himself but never intervenes the events that the children struggle with.



One of the figures, and the most obvious one, is the tree. The tree appears at the end of the film. Orestes, the actor who helps the children, finds an empty film strip on the floor in one of the scenes. He says that he saw a tree on the strip and he tries to show it to the children. But they can’t see the tree. Actually, this is the first appearance of God in the film. This tree figure reminds us the “Tree of Life”. Tree of Life is the metaphor for the livelihood of the spirit, in mythology. It means eternity in most mythologies and it is the way to God. “If you find the Tree of Life, you find the God.” In this scene, children can’t see the tree because they have some more jobs to do and some more distances to cover. Therefore this is not the right time to find the father.



Another figure that represents the metaphor of God is the giant hand sculpture. God reminds himself again by appearing from the sea which is the ultimate mother of the mankind in mythology. The first finger of the sculpture is torn apart. The first finger points something and gives orders and directions. This sculpture makes the children desperate because he says that he couldn’t give the directions. Therefore they have to find out their directions and the right way. In this scene, sculpture is removed from them to the sky by the helicopter of the army. This scene basically shows how miserable the human in the new world that is governed by the state and the technology which is projected to us as a monster in the whole film. Angelopoulos brings back that new world which is governed by this monster technology in the scene that a man with a car trails along a horse in the street. The children watch the horse dying. And this is another figure that destroys our hopes about the God’s power on human beings. The horse is the figure of the holly power of God. In the primitive ages, the horse is the symbol of power. However in the new world human with the power of the technology kills the horse, the power of God. Therefore we completely believe that God’s in silence now.

One of the most tangible figures is the third character, Orestes that represents the silence of God. Orestes is an actor in a theatre group. He is also despised by the new world just like another artist, violinist, in the film. Orestes is a mentor to the children on their journey to find their father. Again in mythology, Agamemnon’s and Klytemnestra’s son Orestes kills his mother because she had an affair with someone. Klytemnestra also killed her husband Agamemnon. I believe that the name of the character is not a coincidence in the film because Orestes loves his father and he is the one who guides the children which loves their father more than their mother. However, his guidance is not forever because he is one of the losers of the new world and God again does not solve this problem for the children because he is in silence for them.

In the first part of the film, we listen to some monologues as the letters that are supposed to be sent to their father but never be sent. We know that their father doesn’t even exist. But Angelopoulos surprises us at the end of the film. He shows the tree of life from the mist and says that the children actually find their ultimate father and their letters are sent now.
10 Haziran 2010 Perşembe 1 yorum

Algının Önceliği

MAURICE MERLEAU-PONTY 'nin ALGININ ÖNCELİĞİ'nden aldığım bazı notlar:


- Yanılsama, nesnesiz bir görüntü mü yoksa yalnızca inancın giderek azalmasıyla güçlenen bir tavır mı?

- Yansıtma evresi, bu zorbaca etkinliğin içerisinde dahi bir dünya ya da daha çok dışsal şeylerin bir yığınıdır. Ve bizler bu dışsallığın oluşumuna tanıklık etmemişizdir.

- Hastanın bilincini çözümlemek için yapılması gereken deneyler kuşkusuz normal bir algı psikolojisini yönlendiren fikirlerce telkin edilmiş olacaklardır.

- En tutarlı filozoflara göre bile, mekansallık ve genel olarak 'anlam' bilincin içinde ikincil olup sonradan edinilmiştir.

- Alanın bir parçasının ayrılıp ayırt edilmesini sağlayan şey, geleneksel psikolojiye göre geçmiş deneyimlerin anısıdır, bilgidir.

- Daha yakın bir nesne üzerinden başka bir nesnenin saydamlıkla görüldüğü bir durumda, çevre alanının rengini değiştirerek derinlik görüşünü istediğimiz gibi oluşturabilir ya da ortadan kaldırabiliriz.

- Bütün psikolojilerin ortak tavrı: şeyler dünyası ile içkin bir bilinç arasında ayrım yapmak.

- Madde formuyla yüklüdür. ("La matiére est prégnante de sa forme.")

- Retina üzerinde şekillenen şey yoluyla gördüğümüzden hareket ederek yargıda bulunmamız ve derinlemesine dizili olan noktaların tek bir plan üzerine yansımalarından dolayı öznenin derinliği yeniden inşa ettiği, onu görmediğini varsaymak gerekiyordu.

- Nesnelleştirme yönünde bir ilerlemenin olmasına ve düşüncenin her zaman bir andan daha uzun bir süre geçerli olmasına karşın apaçıklık hiçbir zaman zorunlu (apodiktik) olmadığı gibi, düşünce de hiçbir zaman zamandışı değildir.

- Kendimizin bilinci dahil her bilinç algısal bilinçtir.
 
;