25 Nisan 2010 Pazar 4 yorum

Bunun Filmi Çekilmeyecek!



Uzun süredir yazmak, çekmek hakkında kitaplar okudum. Dergiler okudum. Röportajlar okudum. Bloglar okudum. Filmler izledim gözlemlemek için, kamera arkaları izledim. Zannediyorum ki bu yüzdendir uzun süredir gerçekten içimden gelerek bir şeyler yazmadım. Kısa film senaryoları yazdım. Çekemedim. İçime sinenler oldu, sinmeyenler oldu. Sinmeyenleri sildim. Hayatım da içime sinenler ve sinmeyenler olarak ikiye ayrıldı bu dönemde. Aynı şekilde hayatımdaki içime sinmeyenleri sildim. Sonra içime sinenler pek bir azmış, bunu fark ettim. Ama bana bu kadarı da yetti.

Çok uzun süredir hep aynı şarkıları dinliyorum. Her seferinde başka bir şey hissedebiliyorsam devam ediyorum aynı şarkıları dinlemeye. İyi geldiğini söyleyemem. Kötü de gelmiyor. Kafamda bin bir türlü şey var. Eskisiyle karşılaştırınca öyle çok ve çeşitli konuları düşünüyorum ki! Zannediyorum ki bu yüzdendir de uzun süredir kafam çok karışık. Tembellik, çok uyumak, çok yemek yemek hayatımda önde gidenler olmaya başladı. Bilgisayarın başından kalkamıyorum artık. Çünkü bilgisayarımın karşısındaki sandalyemden başka oturabileceğim herhangi bir koltuğum yok burada. Ya yatağıma yatıyorum, ya da bu sandalyeye oturuyorum. Kilo aldım. Bu konuda bir sorunum yok ama.

Uzun süredir etrafımda ya benden küçükler ya da benden büyükler var. Benim gibiler de var. Ama onlar da ya kendinden küçük ya da kendinden büyük gibi davranıyorlar. Okuduğum okulda, büyük çoğunluk çok zengin. Bayağı zengin. Ben diğerleri oluyorum okulumda. Paralarını benim hiç harcamayacağım şeylere harcıyor çoğu okulumdakilerin. Ama onları nasıl eleştirebilirim ki! Derslerine çalışıyorlar, geçiyorlar sınavlarını. Paralarını neye harcadıklarının ne önemi var? Ben de öyle zengin olsam ben belki film filan çekerdim. Kamera, Mercek, Kitap, Dvd vs. alırdım. Ama çok büyük ihtimalle onların beni eleştirmeye hakkı olurdu. Çünkü ben derslerime düzenli çalışmıyor ve sınavlarımı geçemiyor olurdum onlar gibi. İşte bu yüzden, yani alan da satan da memnun olduğundan ben diğerleriyim.

Yaşımdan büyük hissediyorum çok uzun süredir. Yani yaklaşık yirmi iki yıldır yaşımdan büyük hissediyorum. Lisedeyken yazılarımın-iç dökmelerimin- birinde kendimi kırk yaşında gibi hissediyorum demişim. Şimdi o kadar değil. Şimdi kırktan daha genç yirmi ikiden daha yaşlı hissediyorum. Bu tarz yaş yanılsamalarının da büyük saçmalık olduğunu biliyorum. Sartre'ın dediğini göz ardı edemediğimden. Benim yaşım aslında en çok etrafımdaki diğer insanları ilgilendiriyor. Ben hiç kendime kaç yaşında olduğumu sormam örneğin. Başkaları sorar. İşte bu yüzden insanın başkalarıyla ilişkisine saçmalık diyor Sartre. Ben de büyük saçmalık diyorum.

Çok uzun süredir değil ama bir süredir keşke kemanı bırakmasaydım diyorum. Devam etseydim belki şarkılara filmler yazıyor olurdum şimdi. Nesnelere, varlıklara değil. Hiçbirini benim icat etmediğim şeylere değil. Sanatın esin kaynağının bir başka sanat olduğu düşüncesi var bu sıralar kafamda. Eskiden yalnızca gerçekliğin buna yeteceğini sanırdım. Artık bu düşüncenin çok uzağındayım.

Saçımı kestirdim bir süre önce. Oldukça kısa kestirdim. Bulunduğum mekanlarda saçı benden uzun olan erkekleri sayma alışkanlığı edindim böylece. Neye yarar bu alışkanlık bilmiyorum. Zaten yavaş yavaş faydacılıktan da vazgeçmem gerektiğini hissediyorum. Her okuduğum, dinlediğim, izlediğim bana bir şey öğretecek, bir faydası dokunacak diye bir şey yok ya!

Uzun süredir kod yazmadım. Bir sürü programlama dersi gördüm ama hiç kod yazmadım. Belki kopyalayıp yapıştırdım ama hiç kendim yazmadım. Şimdilik buna ihtiyacım olmadığını biliyorum. Sonra, ileride nefesim kokunca açlıktan, yazarım belki...

Profesyonellerin, amatörlerin ve kendini profesyonel ya da amatör sananların filmlerini izledim. Büyük çoğunluğunu beğenmedim. Belki bu bahsettiğim kişilerden bir başkası da benim filmimden bu şekilde bahsediyordur online ya da yüz yüze sohbetlerden birinde. Yok yok! Pek zannetmiyorum. Ego, başkaları olmasaydı gerçekten varlığını hissettirebilir miydi diye de düşünüyorum karışık beynimin bir yerlerinde. Evet, son zamanlarda fazla varoluşçuyum ama bazen varlığımı reddetmiyor da değilim.

Çok uzun süredir kimseyi bir şeylere ikna etmedim. Edemedim diyelim. Çoğunun aklında 'bu sefer de başaramayacağını nereden bileyim' sorusu olduğunu biliyorum. Bizzat "bunun garantisini nasıl vereceksin?" sorusuyla da karşı karşıya geldim. Böyle soruları duyunca başkalarının da beni yirmi iki yaşından büyük zannettiğini zannediyorum. Hayatta neyin garantisi var ki? Her şeyin nasıl garantisi olur hayatta? Olsaydı inanç diye bir kavrama gerek kalır mıydı? Aslında çok uzun süredir kimseyi ikna edemedim derken inandıramadım demek istiyordum. İlk anda ağır geldi sanırım.

Uzun süredir bir dergide öyküm yayımlanmadı. En azından Notos'u bedava okuyordum bu sayede ama artık ona da bir sürü para bayılıyorum. Belki yazsam bir şeyler, yine çıkar bir yerlerde. Bilemiyorum.

Biraz hevesim olsa yeni haberlerim vardı size. Murat Gülsoy, bir öyküsünü senaryolaştırma isteğimi kabul etti. Mithat Alam film merkezi bir kısa film projeme ekipman desteği vereceğini bildirdi. Ama söylemek istemiyorum bunları. Sanırım sizi inandırmaya çalışmak çok yordu beni.

Uzun süredir çok az konuştum. Bazı günlerim, yalnızca dolmuş şoförüne para uzatırken, "bir üniversite alır mısınız?" demekle geçti. Az konuşunca insanlar için daha da diğerlerinden olmuş olabilirim okulda, yurtta filan. Ama bu sadece samimiyetsiz davranmak istemediğim içindi. En azından bu yazımı okuyan olursa onlar belki bunu daha iyi anlayacak. İnsanlar hocanın tahtaya yazdıklarını telefonlarının çözünürlükleri güzel kameralarıyla kaydederken ben harıl harıl yazdığım için olsa gerek, muhabbet etmeye pek vaktim olmadı.

Alpgiray'la uzun film çekme girişimimizde de böyle oldu aslında. Soğuk ve hastalıkla baş ederken, yalnızca işe güce odaklandım. Sohbet yine ikinci planda kaldı. Ama bu konuda dürüst davranacağım, samimi olmak adına, ben gerçekten birçoğuyla sohbet ederken çok sıkılıyorum. Bu kimsenin değil benim eksikliğim. Alpgiray haklı. Benim grafiğimde eğimler, daha doğrusu eğilmeler ve bükülmeler yok. Bir şey komik gelmiyorsa gülmüyorum. Bir cümle soru işaretiyle bitmiyorsa devamında ben de cevap niteliğinde konuşmuyorum. Sorsaydınız söylerdim. Ama zaten kimsenin söyleyeceklerimi merak ettiğini de zannetmiyorum. İşte tam da bu yüzden, en çok yapmak istediğim şeylerden biri olan, öykü kitabı çıkarmak hayalimden vazgeçtim.

Geçen NtvBilim dergisinde okuduğum bir yazıya göre, insanlar internette uzun yazıları okumuyorlarmış. En kısasını bulmak niyetindeymiş herkes. Bu yüzden daha fazla uzatmak istemiyorum. Artık okuyun diye! Her kitabın filmi çekilmediği gibi bu yazının da bir filmi çekilmeyecek. Siz de kısa yoldan öğrenemeyeceksiniz söylemek istediklerimi. O yüzden okuyun.
30 Mart 2010 Salı 6 yorum

Reha Erdem Sineması : Aşk ve İsyan


İnsana ilham veren ve bir o kadar da cahil cesaretini soğuran bir sineması var Reha Erdem'in.Kitaptan aldığım notları paylaşmak istiyorum.

Sayfa-9) Gerçeklikten kastettiğimiz ise Oscar Wilde'ın deyimiyle bir "sanatsal yöntem"den ibarettir. Wilde edebiyatta gerçekçiliği "bir yaratıcı aracın yerine bir taklitçi aracın konması" olarak yorumlamış, sanatın hayatı kopyalamak yerine yeniden yaratması gerektiğini savunmuştu.

10) Sinemada hayatı sanatsal bir yönteme dönüştürmenin en temel aracı dekupajdır, yani "ortada iki planın birbirine yapıştırılmasından başka bir şey yokken bizi bir olayın gerçekliğine inandırmak isteyen natüralist montajdır."

10) Andre Bazin'e göre natüralist montaj, seyircinin bu "safça inancını" sömürerek, "gerçek'in çok anlamlılığının ırzına geçer, ona zorla tek yanlı bir nedensellik zerk eder."

20) Rus biçimcilerine göre sanat insanın oluşturduğu bir şeydir ve sinema yaşama ne kadar benzerse sanat olma niteliğinden de o kadar uzaklaşır.

21) Murch'ün kastettiği ise, eğer bir filmin kurgu aşamasında eldeki malzemenin yetersizliği veya hataları nedeniyle belli birtakım seçimler yapmak zorunluluğu varsa, bu kurallardan hangisine uyulmasının daha önemli olduğunu ortaya koymak.

25) Rüyaların yapısı itibarıla gündelik hayatta karşımıza çıkan görüntülerin sinemadaki kesmelere benzer bir şekilde birbirleriyle kesiştiklerini söyler. Murch'e göre sinemadaki kesmeleri rahatça kabul ettirmenin önemli bir sebebi rüyalarımızdaki görüntülerin arka arkaya gelişlerine benzemeleridir.

25) ...düşsel, yapıntısal, oyuncaklı, kesintili, bütünlük duygusunu baltalayan, seyirciyi hayal kurmaya davet eden bir film evreni...

33) Reha Erdem'in tüm filmlerinde genel olarak ebeveynlere ama özel olarak babaerkil otoriteye karşı duyulan derin bir öfke ve isyan vardır.

34) Korkuyorum Anne'deki sıçramalı kurgu: Ali denize girer. Deniz Jung terminlojisinde kolektif bilinçaltının yaratıcısı konumundadır, aynı zamanda "evrensel anne"nin de arketipidir.

35) Nasıl ki Reha Erdem'in çocukları büyüme sancıları çekiyorsa, adam olmuş erkekler de büyümüş olmanın gazabına uğruyorlar.

49) Foucault :"bilgi yeni bir form keşfettiği anda tekrar kaybolacaktır."

51) Sadece görüntüde değil ses bandıyla da giderek filmlerin dünyasına yrleşen öksürük sesi yetişkinlik için ödenen bedelin, çelişkili bir şekilde iktidara ortak olmak için göze alınan bir çeşit iktidar kaybının göstergesi.

51) Freud: "Her insan kendine mahsus bir usulle nası kurtulacağını kendisi bulmalıdır... Bu dış dünyadan ne kadar gerçek tatmin beklediğine, kendini özgürleştirmek için ondan ne kadar uzaklaşabileceğine ve nihayetinde, dünyayı kendi isteklerine uyacak şekilde değiştirmek için kendinden ne kadar kuvvet bulabildiğiyle ilgili bir sorundur."

54) Foucault'ya göre,ayna bir ütopyadır, çünkü olmayan bir yerde kendimizi görmemizi sağlar. Ama aynı zamanda bir heterotopyadır, çünkü gerçeklikte bir nesne olarak kapladığı bir uzam vardır.

60) Bu gerçeklik, doğayı bilimsel bilginin nesnesi yaparak ehlileştirmek, kanunlarla açıklayıp bilinmezliğe ve gizemine son vermek isteyen, aklıyla açıklayamadığını, gözüyle görmediğini doğaüstü kabul edip gerçekliğin dışına atan kültürlü insanın, rüyaların kuruduğu yetişkinliğin gerçekliğidir.

60) Foucault'nun dediği gibi "sandalların olmadığı yerde rüyalar kurur."

63) Bu dünyada babacıl olmak, göbek bağını atıp anadan kaçmak insan olanın harcı değil. Zaten annesinin rahminden çıkıp dışarıdaki dünyayla çarpışmış olan filmin tüm yetişkin erkekleri ya sakatlanmış ya da korku ve evham içinde yaşamaktan Rasih Bey gibi hastalık hastası olmuş.

64) Kamera sık sık boy planlar yerine bedeni parçalayan bölen kadrajlar yapar.

64) "Göğüs, tırnak, bir ağız dolusu diş, bol et, bol damar, kilolarca bağırsak..."

66) "Sol eli başımın altında olsun, sağ da beni kucaklasın."

87) "Gerçekten insanın zihnini açacak bir şey olmalı sinema. Zihnimiz açılsın, daha mutlu olalım diye değil. Hayatımızda bir adım daha ileri gidebilelim diye. Nereye doğru? O da belli değil. Ama olsun. " - Reha Erdem
...

Bu sayfadan sonra daha fazla not alamadım kitaptan. Çünkü Kosmos'u izledikten sonra devam ettim okumaya ve bir çırpıda okudum. Not almaya vakit bulamadan... Kitaptaki Reha Erdem'le söyleşi ve Reha Erdem'in kendi yazısı "Aşk ve İsyan" gerçekten çok değerli iki unsur.

Bu adamı biraz daha iyi anlamak için bu kitabı mutlaka okuyun. Bir adım daha ileri gidebilmek için...
27 Mart 2010 Cumartesi 0 yorum

GİZLİ MUCİZE



"Kendi uzmanlık alanı dışında okuduğu şeye kolaylıkla inanmayacak kişi yoktur."

"Hladik nazmı temel biçim olarak görüyordu, çünkü nazım seyircinin gerçekdışılığı gözden kaçırmasını imkansız kılıyordu-ki sanatın temel isterlerinden biri de budur."

"İnsanların rüyalarının Tanrı'ya ait olduğunu hatırladı; Maimonides rüyalarda duyulan sözlerin, açık seçik duyuldukları ve onları söyleyen, göze görülmediği takdirde, Tanrı sözü olduklarını ileri sürmüştü."

"Jaromir Hladik 29 Mart günü sabah saat dokuzu iki geçe öldü."

Jorge Luis Borges - Yolları Çatallanan Bahçe
0 yorum

DÖRT ZAİT (++++)



"Ben kendim, kaç defa, dakikalarca, yol soracak adam seçemediğimi hatırlıyorum."

"Hele potinleri pırıl pırıl boyalı bir adama sokakta toplanmış kalabalığın niçin toplandığını sormaya cesaret edebilir misiniz?"

"Yazın susamışken, birdenbire bir soğuk su içtiniz mi bir sancı, bir ağırlık oturuverir; öyle bir şey oturdu can evime."

"İşte bir müddettir ben de, elimde cigara, adam arıyor gibiyim. Ne kadar üstü başı düzgünler, suratı ciddiler, hali azametliler içinde kalmışım ki bir türlü hikayeme yanaşamıyorum."

Sait Faik Abasıyanık - Mahalle Kahvesi
0 yorum

Toza Sor


Arturo Bandini'den uzun süredir haber almadım. "Minik Köpek Güldü" den zaten hiç haberim olmadı. Bir karakteri neden gerçekten sevdiğini aslında hiçbir zaman tam anlamıyla çözemezsin. Dönem dönem karşına çıkan bir iki hayat tecrübesi sayesinde bir iki ipucu yakalayabilirsin en fazla. Her neyse... Daha ilk notumda üstü kapalı laflar edip can sıkmak istemiyorum.

İşte sevgili Arturo Bandini bana bugün bir paragrafla durumumu özetledi:

“Detroit'li dostlarım Ethie ve Carl'ı anımsadım. Carl'ın Ethie'yi tokatladığı geceyi. Ethie'nin bebeği olacaktı ve Carl bebeği istemiyordu. Ama bebek doğmuş ve mesele kapanmıştı.”

Şimdi bu cümlelerden sonra geriye, doğacak yeni olayların, eskimesini çoktan beri istediğim meseleleri kapatmasını beklemek kalıyor. Şimdi bu konuya da her neyse deyip bir son veriyorum.

Yine bir gün Bandini bana, içimdeki bu yazma isteğinin hayattaki hangi tutkuyla eşdeğer olabileceği hakkında bir ipucu vermişti. Derhal paylaşmak isterim:

“Tanrım, artık bir ateist olduğum için beni bağışla, ama Nietzsche'yi okudun mu? Ne kitap! Ulu Tanrım, sana karşı dürüst olacağım. Bir teklifte bulunacağım sana. Benden büyük bir yazar yarat kiliseye döneyim. Ve lütfen Tanrım, bir ricam daha olacak: annemi mutlu kıl. İhtiyar o kadar önemli değil, onun şarabı var ve sıhhati yerinde, ama annem her şeye kaygılanır. Amin.”

Demem o ki bir karakteri gerçekten neden ve ne zaman sevdiğini hiçbir zaman bilemezsin. Paylaşmak istediğim fikir bu değildi, bir yanlış anlama olmasın. Hepimiz Arturo'yuz, Bandini sülalesindeniz demek geliyor sadece içimden bugün.

Bir de antikahramanlık meselesi var. Karakterlerin üzerine sakız gibi yapışmış saçma sapan kalıplar işte! Kahramanlık tanımında yapılan basit bir değişiklik bu sakız yapıştırma şakalarına bir son verir gibi geliyor. Yani kime göre kahramanlık? Bana göre şu meşhur destanlar masallar yüzlerce antikahramanlarla dolu. Türevin tersi, nam-ı diğer integral hep daha zor olmuştur türevden. Bu yüzden bir şeyin antisi olmak daha zordur. Bütün sanat dallarının emekçisi karakterlere bir geri dönüş yapıp bakarsak daha iyi anlayacağız kim kahraman kim antikahraman...

Neyse işte... Yakamdan düşmeyen diğer karakterlere selam gönderiyorum bu nottan. C'ye, Holden Caulfield'a, Ruhi Bey'e, Don Kişot'a ve diğerlerine. Onlar benim için birer kahramandır, sebebini ve zamanını tahmin edemesem de...


Ne diyordum? Hah, fikirler diyordum, paylaşmak içinmiş. Söyleyecek sözüm şu aslında benim, bütün bu çabalar, yazma, çizme, çekme uğraşları insanın kendi ruh tatmininden çok bir de Latin güzel Camillalar içinmiş. Onların yüzlerinde gördüğün ışıltılar yüzündenmiş bu aç, susuz, uykusuz kalmalar. Bütün aşkların tamamlandığı nokta içinmiş yani. En son Camilla yırtmasa o dergiyi, bu fikri de hiç bulamaz, kargacık burgacık da olsa yazamazdım buralara...

“Sevgili Pejmürde Çarıklar,
farkında olmayabilirsin, ama dün gece bu öykünün yazarına hakaret ettin. Okuman yazman var mı? Varsa, on beş dakika ayırıp bu başyapıtı oku. Ve bir daha sefere dikkatli ol. Bu çöplüğe gelen herkes serseri olmayabilir.
Arturo Bandini”
0 yorum

evvela roman işçisi ol!

"Fakat dostum bu yanlış adımda haklı idi. Bütün gençliğinde ona bunu tavsiye etmişlerdi: 'Halka karışın, köye, kasabaya gidin... Yalnız orada hakikat vardır...'

Hiç kimse ona dememişti ki, 'Sen, tek başına bir realitesin, bu realiteyi bize anlat. Yaşadığın saati, duyduğun günü, her gün içini parçalayan sızıları ve her akşam sana yaşamak aşkı veren ümitleri anlat, ayrıldığın yüzler, gördüğün manzaralar...Hasret ve gurbetlerin bize yeter, çünkü biz biliyoruz, senin benliğinde bütün bir Türk iklimi, bütün bir Türk cemiyeti, hatta bunların arasında bütün bir insanlık var, onları konuştur, yani kendini konuştur. Söyleyeceğin yalan bile bizim için bir kıymettir. Elverir ki, güzel yazasın. Madem ki roman yazacaksın, evvela, her şeyden evvel bir roman işçisi ol.'

Hayır bunu ona hiç kimse dememişti."


Ahmet Hamdi Tanpınar --- Edebiyat Üzerine Makaleler
3 yorum

KÜRK MANTOLU MADONNA


Uzun süredir içimde, bir kitabın sayfalarını yırtıp yırtıp yastık kılıfıma doldurup beraber uyuma isteği uyanmamıştı. Yalan söyledim hayatımda hiç böyle bir istek duymadım. İlk kez oluyor. Başka türlü hayallerimi nasıl Raif Efendi gibi yapabilirim bilmiyorum. Şimdilik en iyi çözümüm bu!

"Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır."

"Nedense hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz."

"Etrafını bu kadar iyi tanıyan, karşısındakinin ta içini bu kadar keskin ve açık gören bir insanın heyecanlanmasına ve herhangi bir kimseye kızmasına imkan var mıydı?"

"Bütün teessürlerimiz, inkisarlarımız, hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hadisenin anlaşılmadık, beklenmedik taraflarınadır."

"Halbuki ben bu kadar hakikatsever olmak istemiyordum. Hiçbir hakikatin beni ondan uzaklaştırmasına tahammül edemeyeceğimi anlıyordum. Ruhlarımız için en lüzumlu, en kıymetli olan şeyleri birbirimizde bulduktan sonra diğer teferruatı görmemezlikten gelmek, daha doğrusu büyük bir hakikat için küçük hakikatleri feda etmek, daha insanca ve daha insaflı olmaz mıydı?"

"Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş."

"Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum." dedi. "Bu eksiklik sana değil, bana ait... Bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanmadığım için sana aşık olmadığı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar.... Ama şimdi inanıyorum... Aen beni inandırdın. Seni seviyorum. Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum... Seni istiyorum...İçimde müthiş bir arzu var... Bir iyi olsam!"

"... böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız : 'acaba bunlar neden yaşıyorlar? yaşamakta ne buluyorlar? hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?' fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkum birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç alemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz. bu alemin tezahürlerini dışarı vermediklerine bakıp onların manen yaşamadıklarına hükmedecek yerde, en basit bir beşer tecessüsü ile, bu meçhul alemi merak etsek, belki hiç ummadığımız şeyler görmemiz, beklemediğimiz zenginliklerle karşılaşmamız mümkün olur. fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. "

"Bir şey noksandı, fakat bu neydi? Evden çıktıktan sonra bir şey unuttuğunu fark ederek duraklayan, fakat unuttuğunun ne olduğunu bir türlü bulamayarak hafızasını ve ceplerini araştıran, nihayet, ümidini kesince, aklı geride, ileri gitmek istemeyen adımlarla yoluna devam eden bir insan gibi üzüntülüydüm."

"Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor; rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum 'Kürk Mantolu Madonna'yı seyre dalıyor, ta kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum."
 
;