30 Mart 2010 Salı 6 yorum

Reha Erdem Sineması : Aşk ve İsyan


İnsana ilham veren ve bir o kadar da cahil cesaretini soğuran bir sineması var Reha Erdem'in.Kitaptan aldığım notları paylaşmak istiyorum.

Sayfa-9) Gerçeklikten kastettiğimiz ise Oscar Wilde'ın deyimiyle bir "sanatsal yöntem"den ibarettir. Wilde edebiyatta gerçekçiliği "bir yaratıcı aracın yerine bir taklitçi aracın konması" olarak yorumlamış, sanatın hayatı kopyalamak yerine yeniden yaratması gerektiğini savunmuştu.

10) Sinemada hayatı sanatsal bir yönteme dönüştürmenin en temel aracı dekupajdır, yani "ortada iki planın birbirine yapıştırılmasından başka bir şey yokken bizi bir olayın gerçekliğine inandırmak isteyen natüralist montajdır."

10) Andre Bazin'e göre natüralist montaj, seyircinin bu "safça inancını" sömürerek, "gerçek'in çok anlamlılığının ırzına geçer, ona zorla tek yanlı bir nedensellik zerk eder."

20) Rus biçimcilerine göre sanat insanın oluşturduğu bir şeydir ve sinema yaşama ne kadar benzerse sanat olma niteliğinden de o kadar uzaklaşır.

21) Murch'ün kastettiği ise, eğer bir filmin kurgu aşamasında eldeki malzemenin yetersizliği veya hataları nedeniyle belli birtakım seçimler yapmak zorunluluğu varsa, bu kurallardan hangisine uyulmasının daha önemli olduğunu ortaya koymak.

25) Rüyaların yapısı itibarıla gündelik hayatta karşımıza çıkan görüntülerin sinemadaki kesmelere benzer bir şekilde birbirleriyle kesiştiklerini söyler. Murch'e göre sinemadaki kesmeleri rahatça kabul ettirmenin önemli bir sebebi rüyalarımızdaki görüntülerin arka arkaya gelişlerine benzemeleridir.

25) ...düşsel, yapıntısal, oyuncaklı, kesintili, bütünlük duygusunu baltalayan, seyirciyi hayal kurmaya davet eden bir film evreni...

33) Reha Erdem'in tüm filmlerinde genel olarak ebeveynlere ama özel olarak babaerkil otoriteye karşı duyulan derin bir öfke ve isyan vardır.

34) Korkuyorum Anne'deki sıçramalı kurgu: Ali denize girer. Deniz Jung terminlojisinde kolektif bilinçaltının yaratıcısı konumundadır, aynı zamanda "evrensel anne"nin de arketipidir.

35) Nasıl ki Reha Erdem'in çocukları büyüme sancıları çekiyorsa, adam olmuş erkekler de büyümüş olmanın gazabına uğruyorlar.

49) Foucault :"bilgi yeni bir form keşfettiği anda tekrar kaybolacaktır."

51) Sadece görüntüde değil ses bandıyla da giderek filmlerin dünyasına yrleşen öksürük sesi yetişkinlik için ödenen bedelin, çelişkili bir şekilde iktidara ortak olmak için göze alınan bir çeşit iktidar kaybının göstergesi.

51) Freud: "Her insan kendine mahsus bir usulle nası kurtulacağını kendisi bulmalıdır... Bu dış dünyadan ne kadar gerçek tatmin beklediğine, kendini özgürleştirmek için ondan ne kadar uzaklaşabileceğine ve nihayetinde, dünyayı kendi isteklerine uyacak şekilde değiştirmek için kendinden ne kadar kuvvet bulabildiğiyle ilgili bir sorundur."

54) Foucault'ya göre,ayna bir ütopyadır, çünkü olmayan bir yerde kendimizi görmemizi sağlar. Ama aynı zamanda bir heterotopyadır, çünkü gerçeklikte bir nesne olarak kapladığı bir uzam vardır.

60) Bu gerçeklik, doğayı bilimsel bilginin nesnesi yaparak ehlileştirmek, kanunlarla açıklayıp bilinmezliğe ve gizemine son vermek isteyen, aklıyla açıklayamadığını, gözüyle görmediğini doğaüstü kabul edip gerçekliğin dışına atan kültürlü insanın, rüyaların kuruduğu yetişkinliğin gerçekliğidir.

60) Foucault'nun dediği gibi "sandalların olmadığı yerde rüyalar kurur."

63) Bu dünyada babacıl olmak, göbek bağını atıp anadan kaçmak insan olanın harcı değil. Zaten annesinin rahminden çıkıp dışarıdaki dünyayla çarpışmış olan filmin tüm yetişkin erkekleri ya sakatlanmış ya da korku ve evham içinde yaşamaktan Rasih Bey gibi hastalık hastası olmuş.

64) Kamera sık sık boy planlar yerine bedeni parçalayan bölen kadrajlar yapar.

64) "Göğüs, tırnak, bir ağız dolusu diş, bol et, bol damar, kilolarca bağırsak..."

66) "Sol eli başımın altında olsun, sağ da beni kucaklasın."

87) "Gerçekten insanın zihnini açacak bir şey olmalı sinema. Zihnimiz açılsın, daha mutlu olalım diye değil. Hayatımızda bir adım daha ileri gidebilelim diye. Nereye doğru? O da belli değil. Ama olsun. " - Reha Erdem
...

Bu sayfadan sonra daha fazla not alamadım kitaptan. Çünkü Kosmos'u izledikten sonra devam ettim okumaya ve bir çırpıda okudum. Not almaya vakit bulamadan... Kitaptaki Reha Erdem'le söyleşi ve Reha Erdem'in kendi yazısı "Aşk ve İsyan" gerçekten çok değerli iki unsur.

Bu adamı biraz daha iyi anlamak için bu kitabı mutlaka okuyun. Bir adım daha ileri gidebilmek için...
27 Mart 2010 Cumartesi 0 yorum

GİZLİ MUCİZE



"Kendi uzmanlık alanı dışında okuduğu şeye kolaylıkla inanmayacak kişi yoktur."

"Hladik nazmı temel biçim olarak görüyordu, çünkü nazım seyircinin gerçekdışılığı gözden kaçırmasını imkansız kılıyordu-ki sanatın temel isterlerinden biri de budur."

"İnsanların rüyalarının Tanrı'ya ait olduğunu hatırladı; Maimonides rüyalarda duyulan sözlerin, açık seçik duyuldukları ve onları söyleyen, göze görülmediği takdirde, Tanrı sözü olduklarını ileri sürmüştü."

"Jaromir Hladik 29 Mart günü sabah saat dokuzu iki geçe öldü."

Jorge Luis Borges - Yolları Çatallanan Bahçe
0 yorum

DÖRT ZAİT (++++)



"Ben kendim, kaç defa, dakikalarca, yol soracak adam seçemediğimi hatırlıyorum."

"Hele potinleri pırıl pırıl boyalı bir adama sokakta toplanmış kalabalığın niçin toplandığını sormaya cesaret edebilir misiniz?"

"Yazın susamışken, birdenbire bir soğuk su içtiniz mi bir sancı, bir ağırlık oturuverir; öyle bir şey oturdu can evime."

"İşte bir müddettir ben de, elimde cigara, adam arıyor gibiyim. Ne kadar üstü başı düzgünler, suratı ciddiler, hali azametliler içinde kalmışım ki bir türlü hikayeme yanaşamıyorum."

Sait Faik Abasıyanık - Mahalle Kahvesi
0 yorum

Toza Sor


Arturo Bandini'den uzun süredir haber almadım. "Minik Köpek Güldü" den zaten hiç haberim olmadı. Bir karakteri neden gerçekten sevdiğini aslında hiçbir zaman tam anlamıyla çözemezsin. Dönem dönem karşına çıkan bir iki hayat tecrübesi sayesinde bir iki ipucu yakalayabilirsin en fazla. Her neyse... Daha ilk notumda üstü kapalı laflar edip can sıkmak istemiyorum.

İşte sevgili Arturo Bandini bana bugün bir paragrafla durumumu özetledi:

“Detroit'li dostlarım Ethie ve Carl'ı anımsadım. Carl'ın Ethie'yi tokatladığı geceyi. Ethie'nin bebeği olacaktı ve Carl bebeği istemiyordu. Ama bebek doğmuş ve mesele kapanmıştı.”

Şimdi bu cümlelerden sonra geriye, doğacak yeni olayların, eskimesini çoktan beri istediğim meseleleri kapatmasını beklemek kalıyor. Şimdi bu konuya da her neyse deyip bir son veriyorum.

Yine bir gün Bandini bana, içimdeki bu yazma isteğinin hayattaki hangi tutkuyla eşdeğer olabileceği hakkında bir ipucu vermişti. Derhal paylaşmak isterim:

“Tanrım, artık bir ateist olduğum için beni bağışla, ama Nietzsche'yi okudun mu? Ne kitap! Ulu Tanrım, sana karşı dürüst olacağım. Bir teklifte bulunacağım sana. Benden büyük bir yazar yarat kiliseye döneyim. Ve lütfen Tanrım, bir ricam daha olacak: annemi mutlu kıl. İhtiyar o kadar önemli değil, onun şarabı var ve sıhhati yerinde, ama annem her şeye kaygılanır. Amin.”

Demem o ki bir karakteri gerçekten neden ve ne zaman sevdiğini hiçbir zaman bilemezsin. Paylaşmak istediğim fikir bu değildi, bir yanlış anlama olmasın. Hepimiz Arturo'yuz, Bandini sülalesindeniz demek geliyor sadece içimden bugün.

Bir de antikahramanlık meselesi var. Karakterlerin üzerine sakız gibi yapışmış saçma sapan kalıplar işte! Kahramanlık tanımında yapılan basit bir değişiklik bu sakız yapıştırma şakalarına bir son verir gibi geliyor. Yani kime göre kahramanlık? Bana göre şu meşhur destanlar masallar yüzlerce antikahramanlarla dolu. Türevin tersi, nam-ı diğer integral hep daha zor olmuştur türevden. Bu yüzden bir şeyin antisi olmak daha zordur. Bütün sanat dallarının emekçisi karakterlere bir geri dönüş yapıp bakarsak daha iyi anlayacağız kim kahraman kim antikahraman...

Neyse işte... Yakamdan düşmeyen diğer karakterlere selam gönderiyorum bu nottan. C'ye, Holden Caulfield'a, Ruhi Bey'e, Don Kişot'a ve diğerlerine. Onlar benim için birer kahramandır, sebebini ve zamanını tahmin edemesem de...


Ne diyordum? Hah, fikirler diyordum, paylaşmak içinmiş. Söyleyecek sözüm şu aslında benim, bütün bu çabalar, yazma, çizme, çekme uğraşları insanın kendi ruh tatmininden çok bir de Latin güzel Camillalar içinmiş. Onların yüzlerinde gördüğün ışıltılar yüzündenmiş bu aç, susuz, uykusuz kalmalar. Bütün aşkların tamamlandığı nokta içinmiş yani. En son Camilla yırtmasa o dergiyi, bu fikri de hiç bulamaz, kargacık burgacık da olsa yazamazdım buralara...

“Sevgili Pejmürde Çarıklar,
farkında olmayabilirsin, ama dün gece bu öykünün yazarına hakaret ettin. Okuman yazman var mı? Varsa, on beş dakika ayırıp bu başyapıtı oku. Ve bir daha sefere dikkatli ol. Bu çöplüğe gelen herkes serseri olmayabilir.
Arturo Bandini”
0 yorum

evvela roman işçisi ol!

"Fakat dostum bu yanlış adımda haklı idi. Bütün gençliğinde ona bunu tavsiye etmişlerdi: 'Halka karışın, köye, kasabaya gidin... Yalnız orada hakikat vardır...'

Hiç kimse ona dememişti ki, 'Sen, tek başına bir realitesin, bu realiteyi bize anlat. Yaşadığın saati, duyduğun günü, her gün içini parçalayan sızıları ve her akşam sana yaşamak aşkı veren ümitleri anlat, ayrıldığın yüzler, gördüğün manzaralar...Hasret ve gurbetlerin bize yeter, çünkü biz biliyoruz, senin benliğinde bütün bir Türk iklimi, bütün bir Türk cemiyeti, hatta bunların arasında bütün bir insanlık var, onları konuştur, yani kendini konuştur. Söyleyeceğin yalan bile bizim için bir kıymettir. Elverir ki, güzel yazasın. Madem ki roman yazacaksın, evvela, her şeyden evvel bir roman işçisi ol.'

Hayır bunu ona hiç kimse dememişti."


Ahmet Hamdi Tanpınar --- Edebiyat Üzerine Makaleler
3 yorum

KÜRK MANTOLU MADONNA


Uzun süredir içimde, bir kitabın sayfalarını yırtıp yırtıp yastık kılıfıma doldurup beraber uyuma isteği uyanmamıştı. Yalan söyledim hayatımda hiç böyle bir istek duymadım. İlk kez oluyor. Başka türlü hayallerimi nasıl Raif Efendi gibi yapabilirim bilmiyorum. Şimdilik en iyi çözümüm bu!

"Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır."

"Nedense hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz."

"Etrafını bu kadar iyi tanıyan, karşısındakinin ta içini bu kadar keskin ve açık gören bir insanın heyecanlanmasına ve herhangi bir kimseye kızmasına imkan var mıydı?"

"Bütün teessürlerimiz, inkisarlarımız, hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hadisenin anlaşılmadık, beklenmedik taraflarınadır."

"Halbuki ben bu kadar hakikatsever olmak istemiyordum. Hiçbir hakikatin beni ondan uzaklaştırmasına tahammül edemeyeceğimi anlıyordum. Ruhlarımız için en lüzumlu, en kıymetli olan şeyleri birbirimizde bulduktan sonra diğer teferruatı görmemezlikten gelmek, daha doğrusu büyük bir hakikat için küçük hakikatleri feda etmek, daha insanca ve daha insaflı olmaz mıydı?"

"Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş."

"Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum." dedi. "Bu eksiklik sana değil, bana ait... Bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanmadığım için sana aşık olmadığı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar.... Ama şimdi inanıyorum... Aen beni inandırdın. Seni seviyorum. Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum... Seni istiyorum...İçimde müthiş bir arzu var... Bir iyi olsam!"

"... böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız : 'acaba bunlar neden yaşıyorlar? yaşamakta ne buluyorlar? hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?' fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkum birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç alemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz. bu alemin tezahürlerini dışarı vermediklerine bakıp onların manen yaşamadıklarına hükmedecek yerde, en basit bir beşer tecessüsü ile, bu meçhul alemi merak etsek, belki hiç ummadığımız şeyler görmemiz, beklemediğimiz zenginliklerle karşılaşmamız mümkün olur. fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. "

"Bir şey noksandı, fakat bu neydi? Evden çıktıktan sonra bir şey unuttuğunu fark ederek duraklayan, fakat unuttuğunun ne olduğunu bir türlü bulamayarak hafızasını ve ceplerini araştıran, nihayet, ümidini kesince, aklı geride, ileri gitmek istemeyen adımlarla yoluna devam eden bir insan gibi üzüntülüydüm."

"Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor; rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum 'Kürk Mantolu Madonna'yı seyre dalıyor, ta kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum."
0 yorum

HIRSIZ

Aynı mektuplardan bir tane daha aldım bugün. Yepyeni, sıcacık bir ret mektubum daha oldu. On yedinci bu. On yedi farklı kitap yazdım, şiir yazıyorum ben, beş farklı yayınevine yolladım. Çarpınca beşle on yediyi, seksen beş eder. Ama sadece bir tanesi gönderip duruyor bu lanet mektupları. Ateşböcekli amblemi olan… Diğerlerinin reddetmeye bile mecali yok. Onlarda ateşböceklideki sekreterden yok herhalde. O orospu sekreter pek seviyor bunları yazmayı. Sanki adamlar boş ver göndermeye bile gerek yok, diyor da bu orospu ısrarla yazıp gönderiyor.

Mektubu okuduğum gibi attım ceketimin iç cebine, dışarı çıktım. Bizim Necati’nin barına gittim. Gündüz saatleri pek kimse olmazdı barda ama bugün üç beş masa doluydu. Çok şaşırmadım ama yine de ilginçti. Böyle beklenmedik kalabalıklarda herkes bana bakıyormuş gibi gelir. Hele ki böyle bir mektup gününde bu duygunun hemen gelip beni bulacağına emindim. Ama bulmadı. Buna şaşırdım. Etrafı izledim biraz, sonra soda istedim. Üç dört tane soda içtim. Genelde gündüzleri de içki içerim ama o saatler içesim gelmedi. O kadar sodayı da midemde tek zerrecik kalmasın hatta bütün iç organlarımı eriteyim diye düşünerek içtim herhalde, tam hatırlamıyorum.

Akşama kadar oturdum barda. Sonra karnım acıktı. Karşıdaki lokantaya yemek yemeye gittim. Fasulyeden bile tiksindirdi beni o lokanta. Fasulyeyi severim ben, hep de yerim orada. Sanki bir sonrakinde bir daha oranın fasulyesinden yemezmişim gibi geliyor da yine de gidip yiyorum. Bitirince yemeğimi bara döndüm tekrar. Midem bulandıkça içtim. En son on altıncıda içmiştim bu kadar. Ama on yedi numaraya ayrı muamele yapayım, dedim, daha çok içtim. Necati anladı. Zaten elimde gördü de mektubu. Sanki her seferinde bir daha bu mektuplardan gelirse bu bara gelmezmişim gibi geliyor da yine de geliyorum. Ama bu kez kavga etmedim Necati’yle. O bakımdan bu on yedi Necati’ye uğurlu geldi. Az kalmıştı, burnunun ortasına iki tane yapıştırsam hala bakabilecek miydi öyle? Yapıştırmadım. Az kalınca, kalkayım artık, dedim.

Dört soda çarpı bir iki yüz elliden, dokuz da bira o da çarpı dörtten kırk küsur para ödedim. Babamdan kalan üç kuruş mirasın son damlalarını da Necati’ye kaptırdığımı fark ettim yine. Onca yıl bu çöp tenekesi suratlı herife para yedirmek için çalıştığını bilse, ne yapardı acaba babam? Neyse, hesabı ödedikten sonra aldım ceketimi, yürüdüm kapıya doğru. Tam çıkıyordum kapıdan, herifin biri omzuma çarptı. İri yarı bir şeydi. Midemi ağzımdan fışkırtırdı daha hızlı çarpsa. Ama hakkı vardı. Kaç kez dedim Necati’ye, bu ne biçim kapı, böyle daracık bar kapısı mı olur, genişlet şunu, çek şu fıçıları kapının kenarından, dedim. Böyle herifler sığmaz bu kapıdan işte! İki tane yapıştırmadığıma pişman oldum Necati’ye.

Eve doğru yürümeye başladım. Hava serindi, bir sigara yakayım, dedim, sigaram bitmiş. Gecenin o saatinde her yer kapalıydı. Yine de benim evin alt sokağında açık bir tekel bayii buldum. Bu saatlerde bu adamların hep sohbet edesi tutardı. O yüzden tereddüt ettim bir an, girsem mi girmesem mi diye.
“İyi akşamlar.”, dedim. Adam cevap vermedi. Elinde loto kâğıtları, rafların arasındaki küçük televizyonun teleteksini açmış sayıları kontrol ediyordu. Hepsini inceleyene kadar bekledim. Dört kâğıttan ikisinde üç, diğer ikisinde iki tutturmuştu. Sonra topladı hepsini, sandalyesinin yanındaki çöp kovasına attı. Ben olsam atmazdım.
“Ben olsam atmazdım.”
Kafasını kaldırdı, yüzüme baktı. Sinirlenmiş gibiydi.
“Buyur ne istedin?”
“Bir paket Winston verir misin? İki şişe de bira…”
Sigarayı verdi, gözüyle arkamdaki dolabı işaret etti. Yani biraları kendim aldım. Bu adamın bırak sohbet etmeyi, nefes almaya hali yoktu. Biraz sinirlendim. Ben olsam, neden loto kâğıtlarını çöpe atmayacağımı bana sorardım.

Elimde şişelerin olduğu poşetle evin sokağına girdim. Dardır bizim sokak biraz. Kaldırımı da dardır. Üç yıl kadar önce ağaç diktiler kaldırıma beşer metre arayla. İyice yürünmez hale geldi. Yoldan yürüdüm ben de. Sokağın sessizliğinin keyfine varayım, dedim, yavaş yürüdüm. Karşı kaldırımda da bir adam vardı. Birkaç adım sonra apartmanlardan birinin önünde durdu, zillerden birine bastı. Dördüncü katın penceresinden bir kadın kafasını uzattı. Tekrar girdi içeri. Kapı açılınca adam da girdi. Hep yüksek kattaki dairelerde kalmak istemişimdir. Şöyle ferah, esintili balkonları olur ya yüksek kattaki evlerin. Benim ev zemin katta. Sokaktan kedi geçse, duyarım. Her neyse işte, anahtarlarımı çıkarayım dedim, elimi cebime attım. Tam çıkaracağım sırada bir fren çınladı beynimde! Öyle bir zıplamışım ki yerimden, poşeti yere düşürdüm. Baktım, arkamda bir araba, şoför kafasını çıkarmış pencereden bana küfürler yağdırıyor. Ne gelişini duymuşum ne de farları dikkatimi çekmiş, diye hayret ettim kendime. Ama sonra fark ettim, herif yakmamış ki farları, sokak ışığıyla sessiz sessiz geliyormuş şerefsiz! Kenara çekildim, o da söve söve geçti, gitti.

Biraların ikisi de kırılmıştı ama bir daha o tekel bayiine gitmeyi canım hiç istemedi. Zaten yeteri kadar da içmiştim. Anahtarlarım da yere düşmüş korkudan sıçrayınca. Aldım yerden, kapıya doğru yöneldim. Tam anahtarı sokacakken apartman kapısının kilidine, gözüm evin penceresine takıldı. Pencereyi açık mı unutmuşum, diye düşündüm. Sonra bir baktım, içerde yanıp yanıp sönen sarı bir ışık var. Kafamı iyice yaklaştırdım. Işık evimdeki hırsızın elinde tuttuğu el fenerinin ışığıymış. Bir an ne yapacağıma karar veremedim. Ses çıkarmadan hırsızı izlemeye başladım.

Hırsızın elinde ağzı açık, içi boş bir valiz vardı. Yüzünde de kar maskesi… Önce fenerle odanın her yerine baktı. Sonra valizi yere bıraktı, televizyon sehpasının raflarından itibaren ne bulduysa valize doldurmaya başladı. Yüksek katta oturmayışıma canım sıkıldı. Bir sigara yaksam, dedim ama sessiz olmam gerektiğini fark edip içmemeye karar verdim. Hırsız valizi doldurmaya devam ederken bir an durdu. Elindeki feneri duvardaki çerçevelere doğrultu. Yaklaştı, çerçeveleri incelemeye başladı. Artık sinirlenmiştim. Sessizce kapıyı açtım, apartmandan içeri girdim.

Eve de aynı sessizliği koruyarak girdim. Hırsızın anahtar sesini duymayacak kadar çerçevelerime odaklanması daha da sinirimi bozdu. Yavaşça salona geldim. Işığı yaktım. Hırsızla karşı karşıyaydık. Anında cebinden silahını çıkardı, üzerime doğrultu. Kendimden beklemediğim bir çeviklikle hırsızın üstüne atladım. İkimiz de yere düştük. Silah da düştü. Bir süre yerde debelendik. Bir an nefessiz kaldığımı düşündüm. Odanın daracık olması yüzünden bacaklarımı sürekli bir yerlere çarpıyordum. Hırsız silaha uzanabilmek için ayağa kalkmaya yeltendi. Ben de tekrar üzerine atladım. Duvara öyle bir çarptık ki çerçevelerden birkaçı yere düşüp paramparça oldu. Bu, hırsızın dikkatini dağıttı. Tam o sırada ışığı kapattım ve el yordamıyla silahı bulunduğu yerden aldım. Ayağa kalktım. Işığı yaktım tekrar.

Silah artık bendeydi ve namlusu hırsıza bakıyordu. İlk defa hırsızla göz göze geldik.
“Ellerini başına koy!”, dedim. Yavaşça koydu. Silahı tuttuğum elimle yüzünü gösterdim:
“Maskeni çıkar!” Çıkardı maskesini. Yere attı. Bu sırada ben de cebimden telefonumu çıkardım. Kanepenin üstüne fırlattım.
“Al o telefonu! Çabuk!”, dedim. Sesimin tonu beni bile ürkütmüştü. Aldı telefonu.
“Hemen 155’i tuşla! Hangi rakamlara bastığını görüyorum. Numara yapmaya kalkma!”
155’i tuşladı. Telefonu kulağına götürdü.
“Mustafa Keskin sokak, Servi apartmanı, daire iki… Hadi söyle çabuk!”, dedim.
Hırsız söylediklerimi tekrar etti. Sonra telefonu kapattı.
“At telefonu yere!”

On dakika kadar öylece bekledik. Hiç konuşmadık. Ama polis arabasının gittikçe yaklaşan sireninin sesini tek başıma dinledim.

Polislerden biri hızla girdi eve.
“Ellerini havaya kaldır!”, dedi. Kaldırdım. Sonra yanıma yaklaşıp yüzümden maskeyi çıkardı. Silahı elimden aldı. Hırsız kafasına yediği yumruklarla yerde baygın yatıyordu. Polis önce hırsıza sonra bana dikkatlice baktı. O yumrukları aslında Necati’nin hak ettiğini bilirmişcesine kaşlarını çattı. Sonra yanıma yaklaştı ellerimi arkada birleştirip kelepçeyi taktı. Bu sırada gözüm yerdeki çerçevelere takıldı. Kırılanlar, yediyle on iki numaraydı.
 
;