27 Mart 2010 Cumartesi

HEP AYNI ŞARKI

Şimdiye kadar aşkla ilgili hiçbir şey yazmadım ben. Yazmam gibi gelirdi hep. Ya da yazamam gibi, ne bileyim… Yazarsam tadı çok kötü olacakmış gibi gelirdi. Biliyordum hiçbir zaman gerçek hisleri kâğıtlara dökemeyeceğimi. Çünkü her ne kadar hisler gerçek olsa da yaşananlar hep hayal olacaktı. Çünkü aşk konusunda çok bahtsızdım ben. Hep hayal ederdim, hep de yaşayamazdım çünkü.
Ama artık yazmaya karar verdim. Üstelik bu kez yalandan bile olsa hayallerim de yok. Hislerim var ama. Ve biraz da inancım…

***
Tam dokuz gün oluyor. Onu ilk gördüğüm günü dokuz gün geçe yazıyorum bu yazıyı. İlk görüşte aşka inanmam ben. İlk görüşte en fazla hoşuna gider bir insan bir insanın. Ama âşık olamaz bu devirde. Bu devirde aşklar msn adresi ya da cep telefonu numarası alınmadan başlamaz. Ben de âşık olmadım zaten ilk gördüğümde. Ama farklı hislere kapıldım. Hoşlanmak değildi hayır. Sadece, nasıl desem, garip, yersiz bir hayranlıktı. Yersiz diyorum çünkü insan hiç tanımadığı birine genellikle televizyonda gördüğünde hayranlık duyar, bir şarkıcı ya da oyuncuysa mesela. Her neyse, garip bir hayranlık hissiydi benimkisi. Saçları belki, bakışları ya da gülüşü beni bu hisse sürüklemişti muhtemelen. Aslında bakışlara, gülüşlere aldandığımda hep pişman olurdum. Muhteşem gülüşlerin çoğu zaman çiğ kişilikleri olurdu. Birkaç cümleden sonra bunu rahatlıkla anlardım. Ama bu kez öyle olmadı.
Bir arkadaşın arkadaşıydı. Öyle olur ya hep. Ne olacaktı ki zaten? Ben köyün çeşmesinde su doldururken o atıyla yanımdan mı geçecekti? Bir arkadaş tanıştırdı bizi. O akşam birazcık mecburiyetten birazcık da umursamazlıktan beraber çıkılmıştı dışarı. Ben her zamanki gibi bir anda birden fazla insanla tanışmışsam yaptığım şeyi yaptım. İsimlerini ikinci hatta üçüncü defa duyana kadar hatırlayamadım. Ama onunkini değil. Onunkini asla unutmayacağımı adım gibi biliyordum da.
Gürültülü müzik olan bir yere gidildi o akşam. Genç olmak bazen bazı şeylere katlanmayı gerektiriyor. Sevsen de bir şeyi, ona katlanman gereken anlar da oluyor. Çok eğleneceğimi biliyor olsam da o akşam, sadece müziğin konuşacak olması beni sıkmıştı. Çünkü onu gördüğüm andan itibaren ilgilendiğim tek şey, bakışlarının ve gülüşünün kişiliğiyle uyuşup uyuşmadığıydı. Bunu anlayabilmek için de yüksek sesli müzik ihtiyacım olan son şeydi. Müzik sözünü bitirene kadar sadece bakışlardı midemdeki kelebekleri uyandıran. Bir de arada sırada göz göze geldiğimizde beliren arkadaşça gülümsemelerdi. Ama bir süre sonra yine garip bir şekilde müziğe rağmen birbirimizin kulağına bir şeyler söylemeye çalıştığımızı fark ettim. Böyle anlatınca o anki durumu, heyecanlanıyor insan biliyorum ama heyecanlanacak bir şey yok. Sadece çalan şarkılarla ilgili yorumlar ve sağda solda dans eden insanlardı konuşmalarımızın konusu. Müzik zevkimizin hemen hemen aynı olduğunu öğrenmiştim bu konuşmalardan. Ve gereğinden fazla mutlu olmuştum. Ama mutluluğuma gölge düşürecek hiçbir davranışta bulunmuyordu o da. Belki biraz daha farklı davransa, biraz daha bira içmek isteyip istemediğimi sormasa örneğin ya da benimle o kadar ilgilenmese tekrar uyutabilirdim kelebeklerimi. Ama öyle olmadı. Artık kendi bardağımdan değil onun bardağından içiyordum hatta. Sarhoş değildik ikimiz de. Sadece ben biraz daha cesaretliydim. Biliyordum ama onunla muhabbet ederken kelebeklerimi uyutmaya çalışacağımı. Sadece biraz daha geciktirmeye çalışıyordum. En azından arabanın bal kabağına dönüşmesini bekleyebiliriz, diye düşünüyordum. Müzik sustu sonra ve biz de sabaha kadar sadece muhabbet ettik. Biraz da arkadaşımdan çekiniyor olmam beni hep havadan sudan konuşmaya zorladı. Tam unutacak gibi oluyordum midemdeki kıpırtıları birden göz göze geliyorduk. Yaptığım esprilere sürekli gülüyordu. Bir konuyla ilgili fikirlerime destek oluyordu hep. Zaten buradan anlamıştım ki, bakışlar, gülüş ve kişilik hiç karşılaşmadığım kadar uyumluydu. O gün öylece bitti. Herkes döndü evine.
Ertesi gün kelebeklerimi hiç hissetmedim. Evet, bütün gün boyunca aklıma gelmedi hiç. Ama gece başımı yastığıma koyduğumda düşüncelerimi özgür bıraktım. Yalan söyledim biraz önce. Aslında bütün gün onu aklıma getirmemek için uğraştım. Çünkü bir daha göremeyecektim onu. Ne bir telefon numarası ne de bir adres… Elimde hiçbir şey yoktu. Bir tek şarkı vardı sürekli dinlediğim. Belki aynı anda dinleriz, aynı şeyleri düşünürüz diye aralıksız dinlediğim. Bu son sözümden ruhumun biraz hastalıklı olduğunu anlayabilirsiniz. Aşk konusunda ruhum gerçekten hastalıklı çünkü. Aşkın anlık bir sanrı olduğuna inanıyor benim ruhum. Ona öyle olmadığını anlatmaya çok çalıştım. Ama çoğu zaman söz geçiremedim.
Belki biraz cesaretli olsam arkadaşımdan isteyebilirdim numarasını. Ama bu benim bünyemin kaldıramayacağı bir şeydi. İstemedim de. Ve iyi ki de istemedim.
Birkaç günüm garip hislerim ve bu hislerimin üstünü örtme çabalarımla geçti. Hiç çıkmadım evimden. Finallerim vardı. Yarım yamalak çalışmaya çalışıyordum. Olmuyordu tabii. İnsanın kafasının içi insanlarla meşgulse, cansız ama değerli şeylerin, sınavların mesela, farkına varamaz. Neyse, dördüncü gün çıktım evden. Hava soğuktu biraz ama yine de deniz kenarında bir banka oturmak istedim. Düşünmemek için iyi yerler değil bence deniz kenarları. Niye oturdum ki sanki o banka? Ne gerek vardı bir de üşütmeye ruhumu?
Kalkmak geliyordu içimden ama bir şeyler engelliyordu sanki. Şarkı bitsin, dedim, gideceğim. Şarkı bitti ama tekrarlamaya ayarlıydı müzikçalarım. Başa alıyordu sürekli aynı şarkıyı. Kalkmamam için o da elinden geleni yapıyordu yani. Şarkının üçüncü tekrarının ortasında pil bitti. Hiç sevmem şarkıların orta yerinde birdenbire kesilmesini. Canım sıkıldı. Pil almak için kalktım. Ama işte tam o anda aşk konusundaki bahtsızlığım kendini hatırlattı bana. Nerede görebilirdim ki onu bir daha? İmkânsızdı. Değilmiş işte! Yanı başımda buluverdim birden. Gidip gelen bir ses tonuyla, merhaba, dedim. Garipti hislerim ama hayranlık değildi bu defa. Daha da kötüsü bir başka yenilgiye hoş gelmişti o an bahtsız ruhum.
“ Merhaba, nasılsın Kübra? Bak, seni kız arkadaşım Özge’yle tanıştırayım.”
İşte araba balkabağı olmuştu en sonunda. O an içimden tek bir şey geliyordu. Hiçbir şey söylemeden kaçmak… Oradan, o soğuk deniz kenarından koşarak uzaklaşmak… İçimden gelen şeyler yalnız başlarına gelmişse asla vuramam dışıma. Birkaç seçeneğim olmalı hep. Bu devirde her şey çoktan seçmeli ya! Ama başka bir isteğim yoktu seçebileceğim. Elini sıkıp Özge’nin, memnun olduğumu söyleyip gidecektim. Fiziksel olarak yapabileceğim tek şey buydu. Ama ben orada öylece durup hüngür hüngür ağlamayı seçtim. Özge çantasından çıkardığı kağıt mendil paketinden bir mendil verdi. Sildim yüzümü biraz ama devam ediyordum ağlamaya. Sinan sadece izliyordu beni. Ağladıkça ağlayasım geliyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum artık. Dizlerimde güç kalmadığını hissettim sonra. Banka oturdum tekrar. Nefes almak için zorladım bir süre kendimi. Boğazımın tıkandığını hissettim. Tekrar düzenli bir şekilde nefes aldığımda kalktım banktan. Kızarmış gözlerimle Sinan’a baktım. Hiçbir şey söylemedim. O da söylemedi. Yürüdüm sonra evime doğru. Ağlayarak, yürüdüm.

***
Artık fazlasıyla kanıksadım ben bu dünyadaki görevimin yenilmek olduğunu. Sadece kızıyorum biraz. İnsan yenilir ama adabıyla yenilir. Daha yarışmaya başlamadan diskalifiye olmaz ki! Gururuna yediremez bir kere. Ben yazamam öyle aşkla ilgili şeyler hiçbir zaman. Çünkü insan başarılarını anlatmak ister dostlarına, yakınlarına. İşte bu yüzden büyüdükçe susarım ben. Uyudukça büyür, büyüdükçe susarım. Bazen pilim biter. Gider yenisini alır başa sararım.

0 yorum:

Yorum Gönder

 
;